Efsaneyi bilirsiniz, Babil Kulesi’nde birbirini anlayamayan insanların efsanesini. Eski Babil’in yıkıntıları üzerinde bir savaş var bugün. Hem oradakiler, hem de başka efsane diyarlarından insanlar, Avrupa’yı yeni Babil’e çevirmek üzere yollara dökülüyorlar. Uluslar-üstü bir devlet projesi olan Avrupa Birliği’nin seyrine onlar da tanık oluyorlar. Daha şimdiden Avrupa nüfusunun etnik yapısı bu göçler tarafından dönüşüme uğratılıyor. Ulus kavramının hiçbir anlam ifade etmediği bir toplum, belki de küreselleşme politikalarından çok bu göçler tarafından hazırlanıyor. Bu süreç elbette bir çok eşitsizlik ve çatışma barındırıyor içinde. Kapital ve otoritenin kuralları işlediği sürece de öyle olmayı sürdürecek. Ama bize çok eski bir düşü yeniden hatırlama fırsatı da veriyor. Diller, dinler, uluslar, mezhepler gibi birçok toplumsal kimliğe bölünmüş insanlığın, bu ayrım çizgilerinin dışında bir yerde buluşabilme olasılığını... Mülksüzlerin kardeşliğinden doğacak bir evrensel dönüşümü yeniden düşleme şansı veriyor yaşam. Değişik dilleri konuşan ve değişik inançları olan göçmenlerin toplumsal sorunları için mücadele edecekleri bir örgütlenmede yanyana gelmesine tanık olmak, biraz da bu yüzden heyecan verici.
Küreselleşme kavramını mülksüzlerin diliyle ifade etmek, daha gerçekçi bir şey olacaktır. Evrensellik ancak ezilenlerin ortak kararıyla gerçekleşebilecek birşeydir. Sistemin efendileri dünyayı, dünyanın değişik değerlerini birleştiremezler, buluşturamazlar. Çünkü onların birleştirdiği şey sadece kağıt parçalarıdır; paralar ve hisse senetleri. Bu kağıt parçaları, insanlığın gerçek değerlerini temsil ediyormuş gibi görünebilirler. Ama sadece böyle görünmekle kalırlar. Bu izlenimi güçlendirmek için reklam panolarında siyahi, uzak asyalı ve kuzey avrupalı oldukları ‘sosyolojik leke’ tabir edilen ten renklerinden belli çocukları kullanabilirler (bkz. Benetton reklamları ya da aynı hedefe oynayan HSCB reklamları). Ama o çocukların gerçek yaşamlarında değer olmayı başarmaları mümkün değildir. Aynı Benetton firması İstanbul İkitelli’deki konfeksiyon atölyelerinde çocuk işçiler çalıştırmaktadır. Aynı banka, Irak savaşının hissedarlarındandır. Sadece sermayenin insanlık düşmanı yapısından dolayı değil. Aynı zamanda sürüp giden uygarlık masalının altındaki yalanlar dolayısıyla da sistem bir evrensellik iddiasında bulunamaz. Çünkü sistemin egemenleri, kendilerine yakışan şekilde, batı uygarlığının doğuya hakim olması, dünyanın dört bir yanına bayrak dikmesi biçiminde algılamış ve öyle gerçekleştirmişlerdir küresel köyü. Çin’in, Hindistan’ın, Arap dünyasının ve daha küçük ölçekli binlerce uygarlığın harabeleri üzerine kurulmuştur bugünün küresel köyü. Biz bugün Samuel Huntington diye bir adamın çıkıp, 21. yüzyılı doğu ve batı uygarlıklarının savaş sahası ilan etmesiyle birlikte başlayan Ortadoğu savaşlarını ve bu vahşetin en önemli sorumlusu George W. Bush’u görebiliyoruz yalnız. Ama aynı ilişkiyi çok daha dolaysız olarak Platon ve Büyük İskender arasında da görebilirsiniz. Bu uzun masalın başlangıç noktasında, biz kölelerin bütün ihtiyaçlarını giderdiğimiz için düşünmeye fırsatı, zamanı kalan filozoflar tarafından batının, uygarlık, bilim, felsefe ve elbetteki evrensel kültür merkezi olarak ilan edilmesi var. Bu ilan üzerine, lejyonların ve talancı askerlerin yağmaladığı tarihlerimiz var. Ve bu yağma üzerine dikilen sömürgecilik bayrağı var egemenlerin küresel köyünün tarihinde.
Kültürlerin eşdeğerliliği
Özgürlük eğer potansiyelini açığa çıkarma ve başkalarıyla buluşabilme kadar başkalarından ayrı olabilme olanaklarına da sahip olma durumuysa eğer, bugün sözkonusu olan, kansız bir savaşla insanlık tarihinin binlerce yılından süzülüp gelen kültür değerlerinin pop kültüre ve onun değişik versiyonlarına yem edilmesidir.
İletişim devrimi olarak adlandırılan durumla birlikte gerçekleşen, kültürel farklılıkların varlıklarını güçlendirmesi değil, tek kültürleşmenin güçlenmesi oldu. Ve bazı kültürel olgular (Tibetlilerin yogası, Hintlilerin ilahileri gibi) devasa tarihlerinden koparılarak pop kültürü markası olarak emildiler. Pop kültürün içi boş kuklaları olmasalardı, onların da varlığından haberdar olamayacaktık. Çağımızda gerçekleşen bu tek kültürleşme, olağan bir durum değil. Mevcut yerel kültürlerin talanıyla birlikte gerçekleşiyor. Yukarıdan aşağıya ve aşağıdakilerin boğulmasıyla hayat buluyor.
İşte bizler aynı zamanda bu cinayetin de kurbanlarıyız. Geldiğimiz yerlerin sadece maddi kaynakları değil, evrensel değerlere katabileceğimiz kaynakları da yağmalandı. İşte biz, eğer bu birlikteliğimizi köklü kılabilirsek, yerel değerlerimizi hem yaşatabileceğimiz, hem de paylaşabileceğimiz kanallar da yaratabiliriz. İşte gerçek iletişim devrimi bu olacaktır. Eğer bir çocuğum olursa ona İranlı Samed Behrengi’nin masallarını anlatabilmek, Afrikalı kardeşlerimin destanlarını dinlemek ve isteyene Yunus Emre’nin dizelerini okumak... Ve Afrikalı, İranlı kardeşlerimizle birlikte Nikos Ksiluris’in türküsünü söylemek; ‘biz şarkılarımızı dünyanın başka yerlerinden kardeşlerimiz yoksa söylemeyiz, dünyanın şarkılarıyla karıştırarak söyleriz’ (doğru mu çevirdim bilmiyorum!)
Babil Kulesi yıkıldı. Efendilerin küresel köyü de yıkılacak. Çünkü onları, otoritenin ve mülkün felsefesi kurdu. Birbirini anlayan insanların dünyasında ise kültür de olacak. Ve bizim önümüzde açılan mücadele alanı, göçmenlerin sadece hukuki, siyasal ve ekonomik eşitlik-özgürlük sorunlarını kapsamıyor. Aynı zamanda kültür sorununu da içeriyor. Çünkü bugün mücadele ettiğimiz sistem, Avrupalı kardeşlerimizi, bizim ilkel veya barbar olduğumuza ikna ederek başlıyor işe. Batı uygarlığının evrensel ve insanlığa malolmuş bir doğru olduğuna ikna ederek başlıyor. İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinin, İnka uygarlığının izlerini süpürerek işe başladığını herkes bilir. Ama aynı şeyin doğuda da ve daha yakın zamanlarda yaşandığı pek bilinmez.
Burada asıl sorun, somut olarak bizim yapabileceklerimiz. Görünen o ki kolektiflerimiz gelişecek ve diğer kültürlerin insanlarına da ulaşacak. Çok hayati ve sıcak sorunlarımız var. Bunlar için girişeceğimiz zorlu bir mücadele önümüzde duruyor. Mümkün olan bütün olanaklarımızla bu mücadeleye asılacağız. İşte bizim önümüzde duran somut sorun, bu mücadelenin diğer boyutlarını gözden kaçırmamak. Kültür, bunlar içerisinde belki de en önemlisi. Yapabileceklerimize gelince... Derginin en azından bir sayfasını değişik yerel edebi değerlere ayırmaktan başlayarak, değişik ülkelerden arkadaşlarımızın organize edeceği gecelere kadar uzanıyor.
Bırakalım, devletlerin ve savaşların tarihi egemenlerin olsun. İsyanların ve kültürlerin tarihi ise bizim!
Nisan 2005
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder