3.30.2011

Şiddetin Sosyolojisi


‘’Korkaklık ve şiddet arasında seçim yapmak sözkonusu olduğunda, şiddeti tavsiye ederim.’’

Mahatma Gandhi

Fikrimce iki çeşit şiddet biçimi var; kedinin yaralı fareyle oyunu olarak ve farenin yaşama tutkusu olarak şiddet. Eğer ille de doğadan hareketle kendi gerçekliğimizi açıklamak gerekiyorsa, doğru örnekler bunlar olacaktır. Güç kavramı üzerinde dönen bu oyunun tarafları arasındaki ilişkiyi etik düzlemde ele almayı mümkün kılan bir tarihsel kesitte yaşıyoruz. Güç istencinin eleştirisi, armonik bir sosyalitenin etiğidir aynı zamanda. Sosyalite, kişiliklerce kurulur. Ve her kişilik, bu bütün içinde edilgen olduğu kadar ona biçilen rolü reddedebilecek kadar da etken olabilir. İnsan etik bir yaratıktır. Onu armonik bir sosyaliteye taşıyacak olan da bu özelliğidir zaten.

Öteki üzerinde güç kullanmaktan vazgeçecek bir bireye ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat bireyle bütün arasındaki ilişkinin edilgenleştirici unsuru din, ulus-devlet ya da aile biçiminde kendini yeniden üreten devlettir. Güç ilişkilerinin kilit unsuru tarihsel akış içinde değişik biçimler almıştır. İri bir gövde, iyi bir silah ya da para gibi. Kategorik olarak, gövdesi daha iri olduğu halde işçi, parası yüzünden patronun güç kullanımına maruz kalmaktadır, değişim sadece biçimsel değildir yani. Aşırı çalışma, gücün kullanıldığı adresi de gösterir; insan bedeninin ta kendisi. Böylece devletin ikinci dönemine geçilmiştir; imha ve talan çağının yerini alan denetim ve kölelik çağı. Teknik bir potansiyel olarak ve sosyal bir zorunluluk olarak, o zamanlardan bugüne sosyaliteyi baskı altında tutmayı başarmış olan devletin tarihsel sınırına varmış bulunuyoruz.

Toplum mühendisliğinin 2 asırlık tarihine baktığımızda, devlet kedi, toplum ise fare rolü üstlenmiştir. Anarşizmin liberalizmle kopuş noktası, devlet düşmanlığını mülkiyet düşmanlığından ayrı bir şey olarak telakki etmemesidir. Bu yüzden, devletin, şiddet ilişkilerinin ve ideolojik ilişkilerin tekelini içeren otoriter ilişkilerin kaynağı-aklı olduğu yönündeki eski anarşist öngörünün korunması gerektiğine inanıyorum. Bu öngörü, bizi çok katmanlı bir sosyolojik analize götürecektir. Devleti hükümetten, bürokrasiden, ordudan ve mahkemelerinden ibaret görmek, bu minvalde yetersiz kaçar. O aynı zamanda eğitim, iletişim, aile ve iş gibi alanlarda yeniden üretilen bir toplumsal ilkedir. Bu ilkeyi iki insan arasındaki gerçekleşiminde otorite, çoklu ortamlarda ise devlet olarak tanımlıyoruz. Otorite kavramı, bize şiddet ilişkilerinin anahtarlarını veriyor.

Şiddet üzerine düşünen insanlar, bunu iki ayrı kategoride gerçekleştirmişlerdir; varlığının kaçınılmazlığını kabul ederek ya da etmeyerek. Eğer arınılabilir birşey olsaydı, bunun yöntemi büyük olasılıkla doğanın içinde bulunmayacaktı. Doğa, şiddet konusunda cömerttir. Böylece, şiddetin sosyal Darwinci yorumu da şiddetin iktidar ilişkilerindeki rolünü meşrulaştırır.

Fakat şiddetin insandaki kaynağı doğa mıdır? Bu soruya ‘toplumun ta kendisidir’ şeklinde bir cevap vermek durumundayız. Anneyi çocuğuna paylaşımı değil de sahip olmayı öğretmek zorunda bırakan aynı toplumsal ilke, başlangıçta potansiyel şiddet durumunda bulunan bir açlığı içimize çiviler. Toplumsal statükoların korunması sözkonusu olduğunda aynı ilke polis gücüne dönüşür. Kendini örgütleyebilen bir yapı olduğu öne sürülen toplum (bence bu doğru değildir, iktidarın gölge oyunundan başka birşey değildir karşımızdaki), engellenmiş bireyiyle şiddetin asıl kaynağıdır. Engellenmişlik, günümüzde şiddet kavramını ele alırken değinilmeden geçilemeyecek bir kavramdır.

Daha basit sözcüklerle ifade etmek gerekirse; potansiyel şiddet olarak baskının cenderesinde yaşamını sürdüren insan yığınları, karşı-şiddet geliştirmedikleri sürece, kurban kimliğiyle kendi üzerlerindeki şiddeti yeniden üretirler. Onların sıfır şiddet gibi bir lüksleri olamaz. Toplumsal alanda, sahip olmak ve paylaşmak arasında süren etik çatışma, bedeninin bağımsızlığını gerçekleştirebilen insan tarafından ortadan kaldırılabilir. Bedenin devlet şiddetinin nesnesi olduğu çağımızda, direnişin ve isyanın bir boyutu olarak karşı-şiddet kaçınılmaz bir bağımsızlaşma sürecidir. Korku çağının çocukları, paylaşamazlar. Hele ki yoksulluğun süreğen şiddeti altındaki mülksüzler ve köleler sınıfından sözediyorsak...

İranlı bir yoldaşım, yazdıklarından ötürü beyninden kurşunlanan, buna rağmen hayatta olan bir gazeteciden sözetti. Onu vuranlar İran ‘adaletine’ teslim olan Hizbullahçılar’dı. Hizbullah’ın polis olduğu yerler de var elbette. Fakat tanrı-devletleri için bu işi yapan adamlar, ‘masum dindarlar’ değil artık; halk seçim sonuçlarından ötürü sokaklara dökülüyor bugün. Hamaney’in başında bulunduğu çark, bütün bu isyan günlerinde 200’e yakın insanı öldürdü. Muhafazakar çete, dünya konjonktürüne uygun olmasa da sıkıyönetimini yitirmek üzere.

Benim asıl sözetmek istediğim; şu öldürme yöntemi. Beyne sıkılan kurşunun söylemek istediği nedir? İnsan zihni bir altüst oluş içinde. Bazı şeyler fena halde değişmiş durumda ve iktidara karşı dünyanın dört bir yanında değişik sloganlarla sürdürülen isyanlar, bu değişimin gerçek hayatta karşılığını istiyorlar. Bu isyanların sahne olduğu şiddetin, karşısındaki gündelik-sistematik şiddetle kıyası bile mümkün değildir. Bu isyanlara asıl karakterini veren ise, yasa koyucunun belli bir zaman ve mekan boyunca yasaklanmasıdır.

Bu bağlamda, şiddetin diyalogla (adaleti temsil eden mahkemelerle) böylesine maskelenmiş her halinde, direnişin kurşunlanmamış beyinleri, gerçeklere sadakat gösteren her insan, bu savaşın tarafıdır.

Hiç yorum yok: