3.30.2011

isyan notları 3

Yunanistan'da süren kurtarılmış alanlar ve işgaller

Vironos İşgali, Kavala

Batı Selanik Mahalleleri Açık Toplantısı

El Paso Özgür Çocuk Yuvası, Selanik

Delta İşgalevi, Selanik

Libertatia İşgalevi, Selanik

Veterinerlik İşgali, Selanik

Maçangu İgalevi, Volos

Terra İnkognita İşgalevi, Selanik

Prapopulu İşgalevi, Halandri, Atina

Binio İşgalevi, Midilli

Aşağı-Yukarı Patision Özyönetim Lokali, Atina

Struga İşgalevi, Yeni Filadelfia, Atina

Özgür Galaksi İşgalevi, Yeni İzmir, Atina

Ano Petralona İşgalevi, Atina

Lelas Karayanni İşgalevi, Atina

Kıbrıs-Patision Parkı, Atina

Agros, İşgalaltında Özyönetim Parkı, Atina

Lili Kolektifi, Patisia, Atina

Skaramanga-Patision İşgalevi, Atina

Navarinu Özyönetim Parkı, Eksarhia, Atina

Rosa Nera İşgalevi, Hanya, Girit

PİKPA İşgalevi, İraklio, Girit

Evangelizmos İşgalevi, İraklio, Girit

Kaynak: Navarinu Parkı Özyönetim İşgali yayını Kompresör, Haziran 2009

''Günümüz gerçekliğinin çılgın açık denizlerinde yalnız bir yolcu, ''duvarların dışında'' baskı altındaki insan, insanlığın değerleri için diretiyor ve toplumsal bir varlık olarak kabul görmek için mücadele ediyor. Kendini var etmenin ilk anı başkalarının sana biçtiği kaderi reddettiğindir.

Reddin somut bir biçimi olan direniş, isyanın karakteriyle, kendisine paralel bir bilinç-dövüş içinde değişik ifade araçları ve yöntemleri bulacaktır.

Red-direniş-isyan: İlk çember böyle kapanıyor. İsyan eden birey, bir kararla yüzyüze kalıyor. Yalnız kavalye olarak mı devam edecek isyancı redci yoksa dövüştüğü yollarda çok sık karşılaştığı diğer yalnız kavalyelerle, kader arkadaşlarıyla organize buluşmanın yollarını mı arayacak?

Ortak kaderin kavranılması, çarpışmanın gerekleri, çoğu durumda toplu direniş reflekslerini harekete geçireceklerdir.

İsyancı, kendisininkine akraba kavrayış, teorileştirme, eylem ve kişilerle daimi bir buluşma zemini, işbirliği ve ilişkiler düzeyi geliştirecektir.

Böylece, isyancı bireyden, buluşma, ortaklaşma ve kolektife geçmiş oluruz. '' (1)

‘’Biz, isyancı ve devrimci anarşistler henüz gerçekleşmemiş bir şeyden değil, zaten olmakta olan bir şeyden bahsediyoruz. Şu anda olmakta olan muazzam dönüşümlerden bihaber hayalperestler gibi, hayata geri getirmeye çalıştığımız uzak bir modelden bahsetmiyoruz. Biz zamanımızı yaşıyoruz. Biz binyıl sonunun çocuklarıyız, önümüzde gördüğümüz radikal toplum dönüşümünde rol alan aktörleriz.

Yalnızca isyancı mücadelenin mümkün olduğunu düşünmekle kalmıyor, geleneksel direnç biçimlerinin tamamen çözülmesi ile karşı karşıya kalmışken, düşmanın dayattığı şartları kabul edip lobotomi geçirmiş köleler, yakın gelecekte efendimiz olacak enformasyon teknolojisi mekanizmalarındaki önemsiz piyonlar olmak istemiyorsak yönelmemiz gereken durum olduğunu düşünüyoruz

Biz isyancı anarşistleriz

- Çünkü dışlananlarla birlikte, dâhil olanların dayattığı sömürü koşullarını zayıflatmak ve nihai olarak yok etmek için mücadele ediyoruz.

- Çünkü aynı anda her yerde beliren mücadelelerin gelişmelerine katkıda bulunmamızın, onları kitle isyanlarına, yani gerçek devrimlere dönüştürmenin mümkün olduğunu düşünüyoruz.

- Çünkü bilgisayar biliminin yeniden yapılanması sayesinde sınıf hâkimiyeti idarecilerinden başka teknolojik olarak hiç kimsenin işine yaramayan kapitalist dünya düzenini yok etmek istiyoruz.

- Çünkü biz Kapital ve Devlet’in yapıları, bireyleri ve örgütlerine karşı hemen, yıkıcı saldırı taraftarıyız.

- Çünkü şu anda devrimci mücadelenin imkânsız olduğuna inanarak iktidara ödün veren durumlarda olan herkesi yapıcı olarak eleştiriyoruz.

- Çünkü zamanı gelmediği halde beklemek yerine eyleme geçmeye karar verdik.

- Çünkü koşullar dönüşümü mümkün kılana kadar beklemek yerine bu duruma hemen son vermek istiyoruz.

Anarşist, devrimci ve isyancı olmamızın sebepleri bunlardır.’’ (2)

İSYANCI ANARŞİSTLER VE İSYAN SONRASINA DAİR

İsyancı anarşizmden sözetmeye başlarken, yukarıdaki iki alıntının asıl kaynaklardan geldiğini belirtmem gerek. 1995 yılında öldürülen anarşist Kristoforos Marinos'un arkadaşlarınca (Sosyal İncelemeler Enstitüsü) yayınlanan birinci broşürde, ''Bir taşmadan sosyal çatışma durumuna geçiş, ilk bakışta önemsiz görünen tesadüfi bir olayla da gerçekleşebilir'' cümlesi, yıllar sonra gelecek isyanı tarif ediyor gibi. Fakat sanırım yazarlar da Aralık gibi bir gelişmeyi hayal edemezlerdi. Anarşinin Yunanya'da yaşadığı daha eski isyanvari durumlar, mesela 2006 Avrupa Sosyal Forumu sırasında Atina'nın bütün stratejik noktalarına düzenlenen saldırılar, sadece saldırıydı. Adı üstünde saldırı. Aralık daha başka bir durumdu; 'buraya polisi sokmuyoruz diyerek, mekanlar elegeçiriyorduk ve bir özyönetim hareketi oraya yerleşerek, politik saldırıyı isyanla bütünleşen bir örgütlülüğe çeviriyordu. Geri çekilmek yoktu. Vuruyorduk ama kaçmıyorduk. Dönüştürüyorduk. Tabi gerçekliğin olanaklarıyla doğru orantılı bir dönüştürmeden sözediyoruz. Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu veya Lirik Sahnesi işgallerinde olduğu gibi. Birincisinde sınıf politikası etrafında gelişen düşünceler birleştirici unsurken, Liriki'de devrimci sanat tartışılıyor, tartışma sokaktaki tiyatrocuların performans çalışmalarına dönüşüyordu. Özellikle bu sonuncusunu görmezden geldiler. Sanat ve isyan sözlerinin birarada duyulması bile çizdikleri terör tablosunu parçalamak için yeterince kuvvetli bir darbe olabilirdi. Yaşam sevincinin en doğrudan ifadesi olarak sanatın kadife kaplı salonlardan kurtulup sokağa çıkması, isyana giydirilen deli elbisesini de parçalayacaktı. Yıkım-yaratım diyalektiğinin yerine 'kuru ve amaçsız şiddet' olarak isyanı koyma çabaları boşa çıktı. Aralık'ta yıkılanın ve yaratılanın ne olduğunu gizleyemediler. Konfederasyon işgali nasıl iş ilişkilerinin ortadan kalktığı ya da değiştiği anlamına gelmiyorsa, Liriki işgali de sanatın sokaklara, oradan evlere, insanın gündeliğine yayıldığı anlamına gelmiyor. Aralık'tan miras kalan ve gerçek ilişkiler alanına tekabül eden en önemli miras, park işgalleri olsa gerek. Özellikle park işgalleri, toplumsal hayatı yeniden biçimlendirme arzusunun gücünü yansıtmayı başardılar. Önce, belediye tarafından ağaçları kesilen Kipru Parkı'nın işgal edilerek yeniden ağaçlandırılması, ardından otopark olarak kiralanan Navarinu Parkı'nın betonları kırılarak kamulaştırılması ve yeşillendirilmesi, bu alanların yerel dinamikler açısından ortak etkinlik alanlarına dönüşmesine de olanak tanıdı. Bu mekanlar, anlaşılır bir şekilde devlet güçlerinin saldırılarıyla da yüzyüze geldiler.

68'de Paris'ten yayılan virüs, 70'lerin sonlarında devletin baskısıyla sokaklardan çekilip gerilla hareketleri gibi bir netice vererek biçim değiştirmişti. Aralık'ta açığa çıkan sokak dinamiğinin, birkaç ay içinde polisin sokak terörüne dönüşmesinde de benzer tepkilerle karşılaşıldı. Temmuz ayı içinde bir anti-terör polisini öldüren Devrimci Hizip'in açıklaması, isyancı çizginin etkisiyle oluşan bir gerilla hareketini tarifliyordu. Talep yok. Strateji kaos. Ve çevik kuvvete bir uyarı; 'binlerce insana saldırdığınızda, mermilerimizle karşılaşacağınızı aklınızdan çıkarmayın!'

Seattle'la başlayan küresel buluşmalardaki sokak çatışmaları, yeni bir dalgayı işaret eder gibiydi. Diğer yandan solun geri çekilmesi de isyanın yeni yüzyıla başka bir formda gireceğinin habercisiydi. Bazı solcular antiotoriter kırılmalardan geçseler de meselenin doğasına nüfuz edemediler (otoriter doğaları ve politikacılıkları gereği). Sokak çatışmaları, özellikle Avrupa'nın değişik noktalarında isyana dönüşme potansiyelleri olduğunu göstermişti. Özellikle Cenova'da olan buydu. 19. yüzyıl boyunca Avrupa'yı dolaşan barikatlar, artık arkalarına çok daha değişik toplumsal kesimleri de alarak, 21. yüzyılda da varolacaklarını ispat ediyorlar.

İsyancı anarşistlerin Yunanya'da bir sokak hareketine dönüşürken ilham ve ders aldıkları bir tarih var. Devlet-sermaye ikizi karşısında verilen yıkıcı mücadelenin bir ucu Avrupa şehir gerillalarına, diğeri küresel sokak hareketlerine, diğeri anarşistlerin otonom özörgütlülüklerine, ve bir diğeri de sosyal-ekolojist kent tasarımlarına uzanıyordu. 21. yüzyılın devrimciliği, bireyin ahlakına, vicdanına dayandırıyor bütün iradesini. Temel savı da şu; direniş mümkündür. Günceldir ve her yerdedir. Artık başat aktör isyanın kendisidir. Teorik soyutlamalar değil. Sözcükler, adaletsizliğe karşı mevcudiyetin şiirsel saldırısıdır sadece. Yani, 21. yüzyılda devrimcilik bilişsel bir sorun değildir; bilinç taşıyıcı öncülere hiç mi hiç gerek yoktur. Şu an ve burada, eylemsellik, kendini şiirleştirmekten başka birşey istemez.

Herbert Marcuse 'tek boyutlu insan' kavramını ortaya koyarken, heralde bunun RAF'ta nasıl yankılanacağını hayal bile etmemiştir; 'tek boyutlu toplumda yeraltı (illegal) biricik kurtarılmış alandır.' Batı Avrupa'daki şehir gerilla hareketleri (RAF, Action Direct, Yunanistan'daki haliyle 17 Kasım vd.) ardından İtalya'da kitlesel bir yıkım hareketi değilse de ''birçok küçük silahlı propaganda otonomu içeren, eski öncülerin isteseler de kontrol edemeyecekleri çokrenkli bir otonom hareket doğmuştur.''(age) Doğrudan Eylem, Devrimci Hücreler gibi antiotoriter eğilimli gerilla hareketlerini de, Foucoault'nun, Bookchin'in, Guy Debord'nın metinleri yanına ekleyebilecek olmamız ilginçtir. Daha da ilginç olan, özellikle şiddetin sosyolojisi konusunda, birinci gruptakilerin sözlerine daha fazla itibar edildiği gerçeği. Dönemsel olarak bu esin kaynaklarının yarattığı etkileşimin uzağında olmamalarından dolayı kendini sokak üzerinden tanımlayan, antihiyerarşik, antiotoriter, antiseksist, antiraşist kimlikleriyle işgalevlerinde öbekleşen ve basit araçlarla devlete saldıran ağlardan sözediyor olacağız.

İsyan ve Sonrası Yunanistan

Aralık'ta mekan ilişkileri bakımından üniversite özerkliğinin merkezi bir rolü vardı. Sadece güvenli geri çekilme noktaları olarak değil, aynı zamanda saldırı üsleri olarak. Ama bu, karşımızdakini postmodern bir isyan olarak mimlemeye yetmez. Çünkü üniversite özerkliği, 1973'ten beridir var. Fakat saldırı altında ve dünya konjonktürüne uygun olarak burada da sona erebilir. Çünkü barikatlar ya da sokak çatışmaları, postmodern çağda da süreceklerini gösterdiler. Demekki; ben yapısalcıyım, ben ilişkiselciyim, ben modernim, ben postmodernim demekle yırtılmıyormuş barikat işinden.

Çünkü sistemin dışarısı dediğimiz yerde akıl, akademik kariyerden daha önemli bir şeye hizmet ediyor; hayatı değiştirme uğraşına. ''İsyan dediğin somut bir taleple başlar'' hikayesini dinleyecek olsaydık, belki, Aralık'tan sonra nelerin değiştiğini sıralayabilirdik . Ama Aralık'ta, devrimci olmayan hiçbir talebe yer verilmedi. İstenen, bambaşka bir sosyaliteydi. Merkezi medyaya, bankalara, güçsüzlere şiddet uygulayanlara, seksistlere ve raşistlere, sadece yer değil, tahammül de yoktu bu sosyalitede. İsyan, onu isteyen herkesindi ve herkesin kendini olduğu gibi ortaya koyabildiği bir dürüstlükle mutluluğu tariflemeye çalışıyordu. İsyanın kurtarılmış mekanları, maskeli dürüstlüğün çiçeklerini büyütürken, dışardakiler (yani sistemin içindekiler) yılışık gülüşlerini yitiriyordu 1 ay boyunca.

İsyan denilen sürecin belki de en güzel tarafı, dostu düşmanı turnusol kağıdı gibi net bir şekilde ayırabilmesinde olsa gerek. Şehirdeki bütün disiplin ilişkileri, başkaldırı salgınına tutulur. Bütün hiyerarşiler de öyle. Askeri, politik, hukuki oyunların üniformaları artık ayrıcalığı değil, hedef olma duygusunu temsil ederler. Başka zamanlarda yanımızda yöremizde dolaşan KP'lerin aslında ne bok olduklarını anlamak için isyanlara gösterdikleri tepkiler yeterince açıklayıcı. Mesela TKP'liler, isyanın 'yükselen işçi sınıfına set çekmek için' hazırlanmış bir provokasyon olduğunu söylerken, sadece politik saflarını değil, sınıfsal saflarını da ilan etmiş oluyorlardı. Aslında dikkatle gözlemleyenler, onların 28 Şubat sürecinden bu yana egemenlerin olurunu alabilmek için çırpındıklarını da görecekler. Ama o zaman türban gibi karışık meseleler sözkonusuyken, bu sefer isyan gibi saf bir mesele sözkonusudur. Elbette TKP bir örnek; tıpkı aynı telden çalan yunanlı yoldaşı KKE gibi.(Onlar hakkında çok söz ettik. Bence daha fazla sözetmeye gerek yok.) Burada dikkat etmemiz gereken, her sakallının dedemiz olmadığı gerçeği.

Aralıkta, ASOEE bildirilerinden birinde dediği gibi; 'ya isyancılarla ya da devletle' diyebileceğimiz mucizevi durumlardan birini yaşadık. Bir özne değil belki ama bir çehre (ya da sadece maske) olarak anarşistler, sokağa yığılmış kalabalığın kafasındakileri anlama çabasında yoğunlaştıkça 'isyancılar' haline geldiler. Sokağa yığılmış kalabalık, arzularının ve öfkesinin yıkıcılığını isyancı anarşistlerin etiği ve estetiği içinde tarif ettiği andan itibaren 'isyancılar' adını aldı. Bu bir bilginin değil, tümüyle bir taşmanın, ilk seti aşabildikten sonra diğerlerini de aşmaya dönük bir cüretin paylaşımıydı. Dolayısıyla, Aralık İsyanı'nı benzer durumlardan ayrı bir yere koymak zorunluluk haline geliyor. Çünkü bu sefer, anarşistler için söylediklerini gerçekleştirme fırsatları açısından yepyeni bir durum yaşandı. Benzer özellikleri 1981 İngiltere'sinde, 2005 Fransa'sında gerçekleşen gençlik isyanlarında da görüyoruz; talep değil öfke, siyaset değil yıkım. Ne önder ne de örgüt. Ortak yaşam alanlarını paylaşan 20'şerli, 30'arlı grupların birdenbire ortaya çıkan ve aynı hızla biçim ve yer değiştiren saldırıları; doğrudan eylem. Atina'da gerçekleşenin öncüllerinden en önemli farkı, asıl arenanın şehir merkezi olması. Mesela Paris'in getto mimarisi, isyan ateşinin merkezi tutuşturmasına olanak tanımamıştı. Ki o sokaklar, isyancılara karşı topçuları dizebilmek için özellikle geniş yapılmışlardı. Almanya'da yürüyüşler, devasa otobanlarda 'kendi bağırır kendi dinler' korolarına dönüşmüşlerdi çoktan.

2000'li yıllar boyunca Yunanistan, anarşist hareketin en etkili olduğu ülkeler arasındaydı. Aralık İsyanı, bu bakımdan çok da olağanüstü bir gelişme değil. Devletin tahammül sınırları daha önce de defalarca denendi ve gözlemlendi. Birçok alanda zaten devlet ve toplum arasındaki çatışma cepheleri (Giritli köylüler, çöplüklere karşı eylem yapan değişik bölgeler, işçiler ve öğrenciler) mevcuttu. Radikalleşen her toplumsal unsura gaz bombası ve dayakla saldıran devletin sadece ekonomik krizin tırmandırdığı sömürü ilişkilerinden dolayı değil, aynı zamanda güvenlik histerisi bakımından da bu cepheleri büyüteceğine kuşku yok. Fakat taktik düşünerek göçmenleri topun ağzına koyuyor ve bunun üzerinden faşist hareketi yeniden aktif hale getiriyorlar. Köleciliğin çağımızdaki hedefi göçmenler, özörgütlülük kavramları olmadığı için bastırma harekatının ilk kurbanı olarak seçiliyorlar. Yani Atina köleci demokrasisi, ilk defa Aralık'taki kadar acımasız bir yıkım tehdidi altında kalsa da tıkır tıkır işlemeyi sürdürüyor.

Herşeyin daha kötü olduğu anlamında, hiçbirşeyin eskisi gibi olmadığını kabul edebiliriz. Kimlik kontrolünden geçmeden Atina merkezinde yürüyemezsiniz artık. Bazı günler yüzlerce göçmen sınırdışı için toplanır. Hükümet, Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki ırkçı tablodan da gaz alarak, Aralığın rövanşını nasıl alacağını buldu. Gazeteler ve televizyonlar da basın meslek ilkeleri denilen etikten bihaber, bu göçmen karşıtı histeriyi körüklüyorlar. Literatürde psikolojik savaş denilen bu durumun her isyanın ardılı olduğunu unutmamak gerek. Devlet bir rövanş kapmak, yerlere düşen onurunu sert bir saldırı dalgasıyla onarmak istiyor. Şu durumda en uygun hedef göçmenler. Çünkü özsavunma diye bir kavramları yok. Çünkü zaten kölelik koşullarında kafalarını kaldırmaya takatleri kalmıyor. Agia Panteleimona'da malum faşist çete göçmenlere saldırıyor. Hemen ardından gelen seçimlerde 3 bin oy alıyor mahalle sakinlerinden. Bölgede yaşayan göçmenler oy kullanabilse, belediye başkanı muhtemelen Afgan olacaktı. Köleci demokrasinin asıl düşmanı, hukuken yurttaşlığın sunduğu nimetlerden mahrum olan bu kesim. 100 bin kadar Asyalının Atina'da kaçak olarak yaşadığı sanılıyor. Onlar, yani kağıtsızlar, piramitin en dibinde yaşayanlar. Sudan ucuz işgücü ve insanlıkdışı yaşam koşulları içindeler. Ardından, sayıları 1.5 milyona yaklaşan işçi statüsünde yabancılar ve mülteciler geliyor. Mülksüzlerin önemli bir parçası da tabii ki Yunanlı yurttaşlar. 700 euro asgari ücretle geçinmeye çalışan yüzbinlerce insan da, bazılarının kriz dediği, bizim kapitalizm demekle yetindiğimiz verili yaşam standartları içerisinde, mantıklı homo economus'lar olarak başkaldırma gereği duyacaklar. İşsizler, birikmiş enerjilerini ve öfkelerini yıkıma sunmaktan çekinmeyecekler. Piyasa denilen yerde hergün tekrar tekrar ölçülen sınıfsal ilişkilerin psikolojik artığı da isyanın enerjisini aldığı kaynaklardan biridir. Fakat bu, toplumsal yaşamı iş ilişkileri üzerinden değiştirmeye soyunmuş marksistler açısından belirleyici veri olarak kabul edilebilir. Bizim daha bütünsel bir toplumsal yaşam tablosuna ihtiyacımız var. Polise saldırılar, banka yakmalar, toplumsal zenginliğin bölüşümünde dışlanan kesimler açısından basit deşarj eylemleri de olabilirler. Bu, yaptıklarında görünen politik ahlakı gölgelemez. Tarih açısından elzem ve adalet sözcüğü açısından yaşamsal bir özne nesne buluşması gerçekleşmektedir eylemlerinde. Aralık İsyanı'nı böyle çerçevelemek, sosyoekonomik verilerin yüzdeleriyle akıl yürütmek mümkün değil elbette. Liseli tıfılların karakol baskınlarındaki cüretlerini ekonomik veriler açıklamaz. Ama bu durum onların anarşist olduğu gibi bir yanılsama yaratmamalıdır. Anarşist üniversite işgallerince yayınlanan bildirilerin edebi, entellektüel düzeyini de anlamak böyle bir akılla mümkün değildir. Tuhaftır, daha çok Foucoault'cu kavramlar görülen bu metinler, direnişin mümkünlüğünün kanıtıyla yüzyüze olduğumuz gerçeğini esgeçmemişler, yine de büyük laflar etmekten kaçınıp şiirselliğin sisini tercih etmişler. 'Disiplin bitti. Hayat büyüleyici' yazan afişte maskeli bir pikaçu vardı. Bence Foucoault'yla isyan arasındaki mesafenin kanıtıydı. Sosyete semti Kolonaki'de bir kuşlamada; 'şiir barikatlara, felsefe sokağa!' yazıyordu. İsyanın ateş gücünden daha önemlisi; yarattığı politik boşlukta hızla yayılan etik ve estetiği. Direnişin öznelerini çoğul olarak tanımlarken de Atina sokaklarında kimlerin yürüdüğünü bilmez halde, kitaplardan kopya çekmiyordu hiçkimse. Otoritenin türediği ilişkileri bir salgınla kesebilen isyan başladığında, devletin kendinde katliam yapma hakkı görmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktu. Devlet de kendi adına durumu kaos olarak adlandırıyordu. Acil güvenlik önlemleri gibi bir isimlendirmeyle, isyanla oynadığı satrançta devlet, katliam yapma taşını kullanıma hazır durumda tutar. Aralık İsyanı'nda bu taş kullanılmadı. Polisin başka insanları da öldürmesi durumunda, önü alınmaz bir fırtınayla karşılaşacaklardı. Dünya efendilerinin de müdahalesiyle başa çıkmayı başardılar. Tekil bir cinayet olarak Aleksi'yi unutturduklarında, direnişin kronik unsurlarını yalnız bırakacaklardı. Ardından, toplumsal yaşamın her alanında durumu lehine çevirmeye çalışacaktı devlet. Şimdi bu süreci yaşıyoruz. 7 Temmuz'da Agia Pandeleimona'da göçmenlerle dayanışma için büyük bir yürüyüş yapılmasına karar verildi. Yazları Atina boşaldığından, devletin ırkçı ablukasını kırmak için gözümüze kestiğimiz bu rövanşa yenik başlama olasılığımız var. Devletin olası saldırısını göğüslemek için de güzergahın özellikleri üzerinden taktik birlik sağlamaya çalışıyoruz. Bütün bu hikayede önemli bir gün olmaya mahkum edilmiş 7 Temmuz'da, dövüşmeye hazır olacağız. Göçmenler için yapacağımız bir yürüyüşü göçmenler seyretmekle yetinecekler. Ya da tersi; o gün beklediğimiz gün olacak. Devlet bastırma güçleri, gerçek bir toplumsal isyan gücüyle karşı karşıya gelecek. O güne değin, Yunanistan'da devrim de olsa, içinde göçmenler yoksa, sanal ve postmodern olarak değerlendirmekte sakınca yok. Ama bunun vicdan azabını çekecek olanlar anarşistler değil; meselenin öznesi olan, insan olarak aşağılanan göçmenlerin ta kendisi. Aksi taktirde, Yunanya'nın SS yıllarını hatırlatan bu koşullar, onları toplama kamplarında sabun yapmaya kadar gidecek. Çünkü koşullar oldukça sertleşmiş bir durumda ve devlet, 4 bin kişinin katıldığı isyanın tutuklularıyla dayanışma yürüyüşüne de saldırmaktan geri durmadı.

Yani Yunanya'da isyanın ardından bir geri çekiliş durumu doğduğundan sözedebiliriz. Müslüman göçmenlerin Kuran'ın yırtılmasını gerekçe göstererek gerçekleştirdiği eylemler bazı arkadaşlarca isyanın artçı şokları olarak değerlendirilse de aynı bölge haftalardır polis kuşatması altında ve sayısız gözaltı gerçekleştirildi. Atina yakınlarında bir kışlanın göçmen toplama kampına çevrildiği söyleniyor. Aslında durum hiç de Yunanya'ya özgü değil. Daha düne kadar İngilizlerle bağımsızlık savaşı yürüten İrlanda'da yerlilerin saldırısına uğrayan göçmenler kiliseye sığınıyorlar. Diğer Avrupa ülkelerinde de aynı histeri almış başını gidiyor. Öyleyse, Avrupa çapında bir birliğe gerçekten ihtiyaç var.

Devletin baskıcı yönelimi sokak hareketini o tanıdık açmazla yüzyüze bırakıyor. Saldırının şiddetine denk düşen bir savunmaya önem verenler, Devrimci Hizip gibi daha özelleşmiş yöntemleri savunuyorlar. Ama dikkate değer bir çoğunluk da bu kırılmanın yaratacağı açmazların farkında olarak sokakta olmakta ısrar ediyor.

Şehir gerillacılığı, geçmişte bir toplumsal intikamcı ve cezalandırıcılar hareketi olarak algılanıyordu. Mesela Yunanya'da 17 Kasım'ın 30 yıllık eylem tarihi, böyle bir tablo oluşturmuştu. Yığınlar, olan biteni televizyondan ve radyodan öğreniyordu. Gösteri toplumunun sahnesinde bu örgüt vardı ve izleyiciler olayın yeterince dışındaydı.

Daha önceki metinlerde de belirttiğim gibi, isyancılar bir grup değil. Aksine, yayılımı ve doğrudan eylemi önplana çıkaran anarşist etiklerin buluşması. Değişik grupların ve bireylerin de katılabildiği bir eylem koalisyonu. Akdeniz Avrupa'sında zaten son 20 yıldır, önlerindeki gündemle orantılı katılımlarla isyancı genel toplantılar, kampanya ve eylemler sürmekte. Derrida osursa çevirisini yapanların bunlardan haberdar olmaması da normaldir. Onlar, 'direnişin olanaksızlığı' kabulüyle eskimiş köşelerinde oturmaktalar.

Solcuların da sık sık şikayet ettikleri gibi, isyanda bir önderlik sorunu vardı. Anarşistler bu işi üstlenebilecek durumdaydılar ve tabii ki ellerinin tersiyle ittiler. Çünkü isyan, önderlik denilen şeyi hakikaten karşısına almış, ona bir sorun olarak bakıyordu. Solculara göre anarşistler, bir teorik çerçeve koyup, isyanın dinamiği olan toplumsal unsurları tanımlamalı, ortaya bir strateji koymalıydı. Yeni olanın dinamizmini göremeyecek olanlar için, isyanın kesişen toplumsal kuvvetlerindense parça kimlikleri önemli. Oysa mücadelenin tek bir cephesi yok. Bazen, Aralık'ta olduğu gibi her yer tek bir cephe olabiliyor. Ama bunun süreklileşmesi, bütün cephelerin güçlenmesiyle mümkün.

Bu teorik bir tartışma değil aslına bakarsanız; teoriye yönelik bir tavır. Özörgütlülük kavramı ve doğrudan eylem, binlerce gereksiz teorik tartışmanın yerine oturuyor. İtalya'daki gibi sanayi işçileri arasında öbeklenmiş olarak ya da Atina'daki gibi mahalli özörgütlülükler ağıyla, her özgül toplumsal gerçeklik kendi direnç gücünü oluşturuyor. Özörgütlülük, direniş ve dayanışma. Bunlar bizim her zaman geçerli kıldığımız sosyal ilkelerimiz. Herkes kendi öncelikleri üzerinden eyliyor ve gönüllülük temelinde çoğaltıyor. Bazıları, zaman-mekan mevhumunda yaşadıklarının farkındalar. Gerçeklikle hayalleri arasında gerçek bir zaman-mekan düzlemi kurmak istiyorlar. Sadece propaganda için değil, kentte gündelik yaşamın kurtarılması ve dünyadaki adaletsizliklere karşı direniş çabaları örmeleri bakımından, verili sayıda anarşistin de yapabilecekleri şeyler olduğuna inanıyorlar. Adalet adına sözalabilirler. Adaletin temsili olarak değil, belki sadece protesto adına. Ama isyanın öznesi olarak.

Bu arada geçici alan savunmasına dayanan sokak çatışmalarının, eğreti barikatların ve hatta yürüyüşlerin stratejik sorunlarla yüzyüze geldiğini gördük. 9 Ocak yürüyüşünde barışçı olma kararı alınmıştı. Meclise saldırmadığımızı görerek çatışma tedariğimizin olmadığını anlayan çevikler sürüler halinde saldırdılar ve yürüyüşün orta kısmını çembere alarak 3 bin kişilik yürüyüşü dağıttılar. Bir gün önce çeviklere düzenlenen silahlı saldırı, zaten saldırılmaya hazır psikolojide tutmuştu 3 bin kişilik yürüyüşü. 1 ayın ardından, sokaktaki psikolojik üstünlük yeniden devletin eline geçmişti. Devletin rövanşı hala sürüyor ve bitmesi kolay olmayacak.

Tekrar köleci demokrasi üzerine

Bookchin, herşeyiyle anarşist değildi merhum. Özellikle komünalizm kavramını önplana çıkardığı son dönemde, leninist demokratik merkeziyetçiliği savunduğu da olmuştur. Adını koymadan elbette. Ama demokrasiyi, adını koyarak savunmuştur. İsyanın, başka bir politik tarza işaret ettiği aşikar.

Şeytani aklıyla insan, doğayı köleleştirmekle meşgulken, paradoksal olarak, hayatını değiştirme yönündeki kudretini yitiriyor. Birşeyleri değiştirmeye dönük her çaba, postmodern kölelik çağının politik boşluğunda yitip gidiyor. Özgürlük gösterisi altında, köleliğin değişik biçimlerinden örülmüş bir sosyal hayat yaşıyoruz. Politik alan, basit bir ticari meta olarak, medya dolayımlı sermaye tekeli tarafından üretiliyor. Gösteri toplumu ve gerçeklik arasındaki kayışlar hergün yeniden kopuyor ve yeniden üretiliyor.

Cemaatler ve doğrudan iletişimin esas olduğu çağlarda, politik alanın toplumla gerçek ilişkiler ağına sahip olduğunu iddia edebilmek mümkündü. Bu, açıkça şiddet kullanımına dayanan bir ilişkiydi. İletişimin de medya dolayımında temsile dönüştüğü günümüzde, mesela çağdaş parlamenter sistemin doğduğu yer olan İngiltere'de, sokaklar, mailler ve telefonlar dahil her iletişim hareketi devlet tarafından kaydediliyor. Çünkü, siyasal alanın kurucu ögesi olan bireysel hak ve özgürlükler, yerini güvenlik paradigmasına terketmiş durumda. Aynı şey, dünyanın geri kalanı için de geçerli. Dolayısıyla, demokrasi ve anarşi arasında bir toplumsal siyasal model tartışması içinde değiliz. Demokrasinin kendisi de totaliter özünü gösterirken, bu tartışma arkaik bir hal alıyor. Çünkü eşitlerin diyaloğu nosyonuna dayanan demokrasi kavramının varolmadığı ve varolamayacağı bir kere daha tarih tarafından teyid ediliyor. Parlamenter sistemin diyaloğu temsil eden onca gösteri kurumuna karşın, eşitliğin kölelik gibi bir istisnası olduğu müddetçe bu, sağırların (ya da yurttaşların; mülklülerin) diyaloğu olarak kalmıştır. Demokrasi tarihi, mülksüzlerin köle değil de emekçi (ya da yoksul) olarak anılmasından ve onların isyanını engellemek için öne sürülen gösteri kurumlarının 'temsilin temsiline' dönüşmesinden daha ileri gidememiştir. Belki de eşyanın doğası bu kadarına müsaade ettiğinden. Bu yüzden, Bookchin'in demokrasiye duyduğu güveni paylaşmak pek mümkün değil. Sadece, gereksiz seramonileri aradan kaldırdığımızda yüzümüze sırıtan oligarşik iktidar yapılarından dolayı değil; kaosun sunduğu 'doğal olarak kendini yeniden yapılandıran toplumsallaşmayı' dışladığı için Bookchin'le demokrasi konusunda hemfikir olmak mümkün değil. Hiyerarşik denetim örgüleri olarak devletin yerinde esen boşluk, isyan boyunca gözlemledikki, yerini özyönetim olgusuna bırakmakta gecikmiyor.

Apolitik öznenin (kölenin) politik kurumu dağıtma deneyimleri olarak isyanlar, yaşamı değiştirme olanaksızlığının çıldırtıcı kuyusuna salınan çığlıklar gibi yankılanıp duruyorlar. Demokrasi tarihi boyunca bu böyleydi. Bugün de öyle. Çünkü, demokrat efendi ve köle arasındaki ilişki diyaloga dayanmaz. Yıkıcı bir ilişkidir. Demokratik (ya da diğer türlü) yönetim hükmünü sürdüğü müddetçe yıkılan köledir. Başkaldırdığı müddetçe, köle efendiyi yıkar. Başkaldırdığı ve yeni bir yönetimin ağlarına düşmediği müddetçe. İsyan ve anarşi arasındaki mesafe, işte tam da burada açığa çıkar.

İsyan, bir kaçınılmazlık durumudur. Ok yaydan bir kere çıkar. Ve öyle kolay kolay da değil. Sonuçlarını öngörebilmek zor değildir; tarih boyunca kilometrelerce uzanan çarmıhlar, darağaçları, ömürlerce uzanan zindanlar, zulmün akıl almaz halleri... Bütün bunları göze alarak denenen, yaşamı, en azından çok belirleyici bir parçasını değiştirmek. Soyu, parası vb. gerekçelerle efendilik makamını ele geçirmiş olanlar, toplumsal zenginliğin bölüşümü anlamına da gelen yönetimden vazgeçemezler. Köleler yönetilmekten vazgeçmedikleri ve yönetim olgusunu ortadan kaldıramadıkları müddetçe, birşeyleri değiştirmeye dönük bu çaba, er ya da geç hayalkırıklığıyla sonuçlanmaya mahkumdur.

Avrupa tarihinde, gerek dinsel görüntü altında gerekse 'anarşizm' sözcüğüne vurgu yaparak özün sözü isyanlarla yüceltildi. Öz-gür-lük. Gürleyen öz. Özbilinç, özyönetim, özörgütlülük. Her birinde kullandığımız 'öz' sözcüğünün türkçede iki ayrı karşılığı var; kendi ve cevher. Latincede oto, yunancada afto sözleri de kendi olmak anlamına gelir. Kendi özü manasında kendisi diyoruz bugün.

Otorite, acımasız cezalandırıcı ve şiddet tekeli olabildiği müddetçe insanların kendiliğine imkan tanımamaya gayret eder. Ne zamanki yasayla evrenselleşmeye, tanrının dünyadaki değneği olmaya evrilir, o zaman bunun artık bir devlete dönüştüğünden sözedebiliriz. Şiddet tekelinin meşruiyet arayışıyla dine ve yasalara ilk sarılış örnekleri olarak Sümerli rahipleri, Hammurabi'yi ve nihayet meseleye bugünkü biçimini veren Solonos'u hatırlayabiliriz. Dünya yaşamının mantığını oturturken tanrıyı şahit göstermek, sadece devlete özgü bir davranış olarak kalmadı. Evrensel kardeşlik gibi kavramlarla, tek tanrılı dinlerin panteist yorumlarıyla, insanın vicdani özü de tanrının ardına gizlenmek zorunda kaldı çoğu zaman. Nasıl kalmasındı? Aynı dinden olmamak bile yüzyıllar boyunca kılıçtan geçirmenin basit bir gerekçesiyken... Ortaçağın kasvetli otoritesine karşı sayısız köylü ayaklanmasında aynı varoluşsal kaygı vardı; dışsal otoritenin boyunduruğundan kurtularak, kendine yeterli bir topluluk olarak barış içinde yaşayabilmek. Ama bunu savunabilmek için sıradan bir köylü olmak yetmiyordu; peygamber olmak bile karetmiyordu artık. O barışı getirebilecek tek güç tanrıydı. Çünkü varolma savaşımı ölümcül, yaşam güdüsü yaralıydı. Adaletin ve cennetin göğe çıktığını baştan kabul etmeksizin, saflığını koruyarak varolmak av ve yem olmakla eşanlamlıydı. Bugün kapitalist devletin sokaklarda estirdiği terör ve ondan da fazla medyanın bu teröre meşruiyet makyajı, kafamızda diri tutmaya çalıştıkları o hayvani güdüyü beslemeye yarar; savaş var, terör var! Evine gir lambalarını söndür! Sen bir yem, bilemedin bir avsın sadece. Silahın var mı? Yok. E o zaman seni yerler, hiç çıkma sen dışarı. Şiddet, otoritenin başat varlık biçimidir. Ölümcüldür. Devlet, merkezi bir örgüt olarak adaletsizliğin hergün yeniden üretilmesini sağlar. Sömürü ilişkileri ve sermayenin merkezileşme eğrisi, daha fazla insanı yoksullar, çaresizler arasına iter.

Anarşizm, işçi ayaklanmaları çağında, şehirlerde duyuldu ilk olarak. Artık kendi özünü olduğu gibi sergileme fırsatı bulmuştu insan vicdanı; ne tanrı, ne devlet sloganıyla, kendi ahlaki kararlarıyla hukuk devletinden daha adil olabileceğini, 'öldürmeyeceksin' dediği günden beri öldürdüklerinin haddi hesabı olmayan tek tanrıdan daha adil olduğunu iddia edebilirdi. Onun yeryüzündeki temsilcilerinin de canı cehenneme! Fakat şüphe kavramı, henüz bilimi, yasayı ve üretim kavramlarını kapsayacak kadar gelişmediğinden, kendiliğinden bir durum olarak anarşiyi öngörüyordu.

Bakunin'den daha fazla, bilimsel bir felsefe şeklinde anarşizmi 'karşılıklı yardımlaşma' kavramı etrafında kuran Kropotkin de Proudhon gibi, dönemin genel hatları içinde düşünmek durumundaydılar. Sosyal adalet kavramının yönetim kavramıyla uzlaşmazlığından hareketle, kolektivizm, komünizm gibi kavramlarla tamamlanan bir özgürlük dünyası tasavvur ediyorlardı. Arkaplanlarıyla, onları aydınlanmanın dışında saymak olanaklı değil. Tabi onların henüz bu problemle tanışmamış olmaları gayet anlaşılır. Bugünse daha geniş bir perspektife sahip olmak durumundayız. Aydınlanma karşısında, onun uygarlık, bilim, ulus gibi kavramlarına karşı verdiğimiz mücadeleyi neticeye erdirmek gerek. Onun devrim reçetelerini de aynı çöplükte yaktığımızda, anarşi dışı bir anarşizm de ortadan kalkmaya başlıyor. Gerçi devasa fabrikaların varlığını sürdürmesi gerektiğini öne sürdüklerinde, anarkokomünist yoldaşlarımıza bir alternatif sunmamız gerekecek. Yeterince zamanımız var düşünmek için. Teknolojiyle ilişkimizi hangi mesafeden kuracağımıza karar verdiğimizde, sürekli ve hızla hareket eden bir şeyin fotoğrafını çekmiş oluyoruz. Ve alternatif toplumsal projelerimiz bu fotoğrafa dayanarak oluşuyor. Mesela, Dünya Enerji Ajansı, 2030 yılında 1.3 milyar insanın elektriksiz yaşamayı sürdürmesini öngörüyor. Bu öngörünün tarım devrimi çağına geri dönen anarşistleri kapsayacağını sanmıyorum. Ama petrol rezervlerinin son 42 yılına geldiğimiz gözönüne alınırsa bugün tüketimin yüzde 7.8'ini karşılayan yenilenebilir kaynaklar sadece anarşistlerin sorunu olmayacak. Nanoteknolojiyle uğraşıp organik polimerlerle yüzde 12 verimli güneş pilleri yapabilecek miyiz? 'Ben çok zekiyim, elimden her iş gelir' desen de olmaz. Tornavidayla yapılmaz böyle şeyler. İnternetin bize sunduğu iletişim olanaklarından vazgeçebilir miyiz? Teknolojiyi o kerteye varan bir yıkıma tabi tutabilir miyiz? İnsanları buna ikna edebilir miyiz? Bütün bu sorularla cebelleşmek için de zamanımız olacak.

Aslolarak teknik bilgisinin olağanüstü yayılımı 'alternatifler' düşünmemiz için kaçınılmaz bir gerekçe olarak çıkıyor karşımıza. Toplum, finans sistemi şeklinde karşısına çıkan mülkiyetle ve polis gücünde aktif bir biçim alan otoriteyle çatışmadan önce, kendi içinde değişik ahlaki değerlerin çatışmasını yaşıyor. Bir Aralık bildirisinde dediği gibi; biz bu dünyanın maneviyatına düşman olmasaydık, onun maddiyatına zarar vermek için bu kadar uğraşmazdık. Özgür zaman, düşünen insan için aldığı hava kadar önemlidir. Bu inancın tanındığı toplumsal ilişkiler, tembelliği bir suç olarak aşağılamayacak, bir hak olarak değer verecekler. 68'in 'never work' sloganından bugüne, işçiler arasında da iş karşıtlığının geliştiğinden sözedebiliriz. Bugün Romavari bir sefahati üretenler, kendileri için asgari insani yaşam koşullarını oluşturmak sözkonusu olduğunda, emin olun daha tembel olmayacaktır. Eşitlik ve adalet, çok boyutlu bir sorun hala. İş, bütün bu gündelik ilişkiler ağının bir parçası sadece. Bazı İtalyan otonomları için göçmenler, 'devrimin fiili gücü, gerçek işçi sınıfının ta kendisi'dir. Yukarıda sözettiğimiz köleci toplumun açık hukuki kanıtıdırlar. Diğer yandan toplum, antifa otonomlar için devletten bağımsız ve masum bir yığın değildir; raşizmle devleti yeniden üretir. Bu gibi bir dizi saptama, anarşist, antiotoriter otonomların önünde duran önemli tartışma konuları. Benzeri bir durum Atina'da da yok değil. Devletin toplumsal desteğini raşizm, işçi sınıfını da göçmenler olarak tanımlamak mümkün. Fakat bu işçi sınıfı tanımı arayışları, eski bir ezberi tekrarlamak içinse, bir devrimci özne arayışıysa sözkonusu olan, orada durmak gerekiyor. Devrimin ya da daha sıcak bir durum olarak isyanın öznesi, devlete karşı isyanın ahlakını taşıyan her toplumsal özörgütlülük, her bireydir.

Para ne zaman bir yerlere depolansa ve piyasadan toplansa, milyonlarca insanın işine, ekmeğine malolan bu durumu kriz olarak tanımlıyoruz. Fiyatların maksimuma çekilmesiyle sonuçlanan bu sürecin olağan birşey olarak sunulması ise son 30 yılın gerçeği. Kusura bakma, seni işten atıyorum çünkü Asya'da kriz var, çünkü Frankfurt Borsası 3 puan düşmüş. Seni açlığa mahkum ediyorum, çünkü cari hesapların bilmem nesi likidite sorunu yaşadığından kriz var. Hayır, aşırı üretimden dolayı kriz var! Krize mazeret çok. Sonuç önemli; milyonlarca insanın hayatını kahreden bir yıkım. Bir yıl bankalar üzerinden gelen kriz, öteki yıl inşaat sektöründen geliyor. Ama nereden gelirse gelsin, büyük balıkların küçük balıkları yediği toplumsal piyasada, mülksüzlerin payına düşen 'hayatta kalma' seçeneği yok.

Şu durumda, bütün kriz analizlerinin olan biteni bir kader, bilimsel bir zorunluluk olarak sindirmemizi istediğini görmemiz gerekiyor. İşte bu yüzden isyanın 'politik öznesi' olarak görülenlerin, anarşistlerin bu rolü reddetmesinde de anlaşılmaz bir yan yok. Politika, ekonomi, hukuk ve bütün diğer yönetim bilimleri bu kadar içiçe geçmişken onları birbirlerinden ayırmaya uğraşmayacağız. Hayat denilen toplam içinde, analizlerin öznel seçiciliği böylesine çaresizken, bu isyan kuşağı bilimsellikten uzak durmaya devam edecek. Böylece total yıkım her zaman mümkün olacak.

1-Anarşist Örgütlenme/ Bağ ve Yayılım adlı broşür böyle başlıyor. Şiddetin Sosyolojisi başlıklı üçüncü bölümden de bazı aktarmalarda bulunalım.

Otoriter, baskıcı ve sömürücü bir toplumun ögesi ve ifadesi, bir toplumsal fenomeni olarak şiddete, diğer toplumsal savaşım cepheleri' karşısındaki duruşları ve anarşistlerin eylem biçimleri açısından yaklaşmak yerinde olacak.

Genel toplumsal toplamın dayanılmaz baskısıyla, kişi ve gruplar arasındaki ayrım ilişkileri anlamına gelen otoriter yapıların ortaya çıkış ve evrimini daha ilk aşamalarından yasakoyucunun en uç ifadesine, devlete varana dek incelediğimizde, bütün biçimleriyle otoritenin cezalandırma eylemi olarak ortaya çıktığını görürüz. Şiddet öznesi otoritenin bir özelliği/durumu olarak doğasından gelen zorunlu gerçekleşmesidir. Cezalandırma aracı olarak şiddet, otoritenin yapısal bir özelliği, tamamlayıcısıdır. Diğer yandan, otoritenin uç ifadesi olarak devletin, devletçilerin ta kendileri tarafından kararlaştırılan bir ülke ve bir halk boyunca tanınmamış bir otoriteye şiddet ve zorlama tekelini tahsis etmesi tesadüf değil. Devlet ve şiddet, insanlar için her zaman kana susamış bir annenin eşyumurta ikizi, süt kardeşidirler. Diğer yandan sorunumuz, tarihsel ve sosyal antropolojinin yakın zaman çalışmalarındaki tavrı değerlendirmek, hiçkimsenin reddetmediği bir ilişkinin varlığını ispat etmek değil. Sorun, çağımızı karakterize eden devlet ve ekonominin saldırgan bileşiminin gerçekliği içinden, çağdaş toplumlarda şiddetin biçim ve işlevleri üzerine bir tanım geliştirebilmek.

Burjuvazinin baskı, propaganda ve kontrol altındakilerin değerlendirilmesi mekanizmasının aktif ve tam katılımyla, devlet hizmetlerinin toplamından (devlet, partiler, sendikalar, kilise vs.) kaynağını alan ve uygulanan, insan öznelliğinin tecavüz ve yabancılaşmasını belirleyici bir noktada üretirken, zaten birlikte çalışma eğilimindeki medya ve devletin şiddet güçlerince işletilen şiddet.

Küresel egemenliğe sahip bulunan bu toplumsal şiddet çerçevesinde görmemiz gereken, binlerce ifadesiyle ezilenlerin tepkisi ve kendi kurtuluşçu şiddetimizi örgütlemektir. Konunun bu kısmına, Enstitü'nün 'İsyancının Alfabesi' adlı yayında daha geniş olarak yer veriyoruz.

2- Kapitalizmde Yeni Gelişmeler, Alfredo Bonanno

Hiç yorum yok: