3.30.2011

DEMAGOGLAR CENNETİNDE SİNİRLERE HAKİM OLMAK...

2003

...yüksek mevkilerde dönen dolaplara biraz burnumuzu sokacağız şimdi.

O gece gerçekleştirilen MGK toplantısı üzerine farkındaysanız pek yorum yapılmıyor. OYAK, AB, TSK, dönüşüm vs. gibi bir sürü sözcüğü içeren uzun cümleler kurmadan önce belirtmek gerekir ki herifler 7,5 saat boyunca bizi yakinen ilgilendiren mevzularda aşık attılar. Reel ya da yüksek politika dedikleri zanaat bizim kaç kuruşa satılacağımızın bahsinden başka bir şey değil. Bu yüksek mevkilerde dönen dolaplara biraz burnumuzu sokacağız şimdi.

Türkiye kendine has özellikleri olan ve kapitalizmin genel karakteriyle ilgili açılımlara bunları ekleyerek anlayabileceğimiz bir ülke. Ben bu karakteristiklerin en önemlilerinden birinin memleketin demagog cenneti olması olduğu kanısındayım. Entellektüalite çok tuhaf bir dağılıma sahiptir coğrafyamızda ve bir şeyin görünüşü ile içeriği arasında buradaki kadar absürd tezatlıklar hiçbir yerde yakalanamaz.

Bunun politik cenahtaki yansıması ise olağandır ki popülizm olmaktadır. Neoliberal züppelerin diline dolayıp durduğu bu kavramı sevmeyiz ve kullanmaktan kaçınırız genellikle ama şimdi bu kaygıyı bir tarafa bırakmak gerek. O kavramı ve karşısında duran diğer kavramı, elitizmi iyice dile dolamanın zamanıdır.

Nisan ayı olağan MGK toplantısı pek de olağan geçmedi. Geçmedi ve sanıldığından çok farklı nedenlerle devletin zirvesinde yaşanan gerilim kapının ardına yansıtılmadı.

Kapının ardında neyin kavgası verildi? Türkiye'deki iktidar şekillenmesinin (ya da piramidinin diyelim) kim tarafından belirleneceğinin kavgalarına bir yenisi daha eklendi sadece. MGK öncesinde AB'nin TSK faktörünü tartışmaya açmasının nedeni de buydu. Evet, tartışma generaller, cumhurbaşkanı ve yeni statükonun temsiline yönelen AKP arasında cereyan ediyor. AKP'nin yerinde ANAP olsaydı (ki AB'nin hristiyan demokratlara biçtiği misyonu Türkiye'de AKP'den önce ANAP sürdürüyordu) belki de tartışma çoktan kapanmıştı ama ordu, sorunu rejim krizi olarak yansıtarak eski statükoyu sürdürmeye çabalıyor. Büyük sermaye ise ordu ile İslamcılar arasında sıkışmış durumda. Uzun vadeli çıkarları İslamcılarla birlikte yürümeyi gerektiriyor ama meselenin bir de OYAK cephesi var. OYAK, Humeyni öncesi İran'ını çağrıştıran bir kuruluş. Pehlevi'nin ordusu da OYAK türü bir ekonomik devin çatısı altındaydı. Şu an itibariyle Türkiye ekonomisinin en dinamik kuruluşu olan OYAK ordunun liberalizme ve AB'ye uyumunu sağlayan bir faktör. Dolayısıyla pek de uzlaşmaz bir tablo yok ordu ile AB arasında. Ve ortada olan, bu dönüşümün yaşanacağı. Dolayısıyla kavganın kaynağını başka yerde aramalı. Orası da bu dönüşümü kimin sırtlayacağı ve piramidin tepesine kimin oturacağı.

Manzarada dış faktörün fazla silik kaldığını görmemek mümkün değil. Özellikle ABD'nin bu didişmelerde ne gibi senaryolar işlettiğini ayrıca değerlendirmek gerek. Ama şimdilik içerideki durumun sosyolojik yansımalarına bakıp haftalığımızı kapatalım.

Üçüncü reform paketiyle anayasamız ve yasalarımız müreffeh ve muasır medeniyetler mertebesine yükseltilecek ya? İşte AB'ye girmeli mi girmemeli mi geyiğine kapılmamızı sağlayan da bu yükselme isteği ya? Biz buna gelelim.

Ordu da siyasetçiler diye anılan asalak zümre de sermaye de toplumsal politika alanına rücu etme tevazuunda bulunmadı Türkiye'de. Çünkü daha basit çözümler işlerliğini yitirmedi; darbeler, olağan baskı halleri vs. Çünkü toplumun en yüksek örgütlenmesi olarak anılan bu mekanizma, toplumdan epey yüksek bir yerde inşa edilerek onu kendisine tabi kılma özelliği kazanmıştı zaten.

Hal böyleyken devlet denilen mekanizma ile toplum arasındaki duvarlardan birkaçının yıkılması iyi bir şey olarak görünebilir gözümüze. Yani 'evet, girelim şu AB'ye de demokrasi neymiş görelim' demek buraya kadar önümüze çıkan tabloya verilecek en doğal tepkilerden biri olarak görünebilir. Ama kazın ayağı pek de öyle değil. AB ile birlikte bizi neyin beklediğine ilişkin kurulan hayal balonlarına birkaç iğne uzatmak yeterli olacak.

...şimdi yakın plandaki bazı taşların dizilişini görmek gerekli.

AB masalları ne zaman inandırıcılığını yitirecek? Herhalde içine girildiği zaman. Ve kendi topraklarının enerjisine dayanmayan bir toplumsal dönüşüm projesinin ucubeliğini bir kere daha yaşamak durumunda kalacağız.

Ama şimdi yakın plandaki bazı taşların dizilişini görmek gerekli. Çünkü bunlar gizli oyunların taşları ve genel geçer söylemlerimize pek sığacak gibi değiller.

Ordu ve AKP arasında AB üzerinden cereyan eden bir gerilimden bahsetmiştik. Buna bir de Irak'ın yeniden yapılanma sürecinde Kürtlerin (Talabani ve Barzani'nin) rolünü ekleyelim. Talabani, sömürge valisi Garner'ın gözdesi durumunda. Musul ve Kerkük'te TC'nin Türkmen azınlık üzerinden politika yürütme strateji pek rasyonel durmuyor. Ve orada bir şeyler yapmak lazım. Peki kiminle? İşte bu akla ziyan bir yanıtı gündeme getiriyor. Başka bir yanıt yok. Denize düşen yılana sarılır. Tahmin ediyorsunuzdur yanıtı.

Bingöl'de 1 Mayıs günü (yani depremin daha birinci sabahı) gerçekleşen gösterileri nasıl yorumluyorsunuz bilmiyorum. İlk bakışta Gazi direnişini anımsatıyor. Ama en çok asker-polis farkının açığa çıkmasıyla. Halk polise saldırıyor ve araya asker giriyor. Bir subay polis tokatlıyor. İki general olay mahalline gelip halkı yatıştırıyor ve emniyet müdürü görevden alınıyor. Sonra kurtarma çalışmalarında TSK birimleri herkesi (AKUT falan da dahil) geride bırakarak canla başla rol alıyor. Çok açık bir sonucu var bu durumun; ordu Türkiye'de sosyal bir kuruluştur. Kelimenin bütün yorumlarıyla.

Hemen ardından Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek çıkıp şöyle ifadeler kullanıyor; terör örgütü deprem acısını PAYLAŞACAĞINA bunu politik emellerine alet etmiştir. Şu ifadelere bakar mısınız? Diplomatik içeriğinin nasıl su yüzünde salındığını görüyorsunuzdur umarım. Türkiye'de garip şeyler oluyor. Ordu AB ve AKP tarafından iyice sıkıştırılmışken, birden, akıl almaz bir manevra geliştiriyor. Çünkü AKP gerçekten çok sinsice yürüttü işlerini. O krizden bu krize savrulurken, bir de bakıldı ki ordu, rejim krizi yaratma, muhtıra verme gibi müdahalelerin zamanlamasını kaçırdı. Şimdi ne olacak? Şimdi ilgiyle izlenmesi gereken ABD'nin rolü. ABD Türkiye'yle ilgilenemeyecek durumda. Hatta hiç niyetli değil buna. Türkiye artık Ortadoğu karakolu olabilecek tek seçenek değil. Artık neo klasik sömürge Irak da bu role aday. Ve tam bir diplomatik sıkışma var iki taraf arasında. Karşılıklı bir memnuniyetsizlik hakim. Şimdi Türkiye'de belli ki çok tuhaf şeyler olacak. Dengeler sizlere ömür…

İşte şimdi Türkiye tam bir demagog cenneti! Şu an HABERTÜRK TV'yi izliyorum. Deniz Baykal, Mihri Belli'nin "zinde kuvvetler" hayaliyle dalga geçerek demagoji yapıyor. Troçkist sanırsınız. Genelkurmay Basın Bürosu'na dönmüş bir partinin Genel Başkanı konuşuyor. Habertürk TV'ye konuşuyor. Bir haber sitesiyken, ne oldu bunlara da hem televizyonları hem de gazeteleri oldu? İşte henüz çok az bilinen bir gerçek; sadece IMC okuyanlara… Alamancı Mesut'un Bakırköy Belediye Başkanı eliyle, her hafta bir bond çantayla gönderdiği 400 küsur milyon dolarlar birikince oluyor işte. Ufuk bey kısa yoldan kartelleşmenin peşinde başarılı bir şekilde koşuyor. Alamancı Mesut'un son Kapadokya gezisinde yeralan şahsiyetleri öğrenmeye çalışın. Ama özellikle yengesini öğrenmeye çalışın (abisinin Alaman eşini yani). O zaman bu değirmenin kaynağını da bulmuş olacaksınız. Peki ufuk bey yetindi mi Genel Merkez'den her hafta bir bond çantayla getirilen 400 milyon dolarlarla? Yetinmedi tabi! Mardin'deki genelevin vizite parasına ve kolonya tutma işine de talip oldu. Amerikan askerlerinin cinsel ihtiyaçlarının giderilmesi için çalışmayı birinci vazifesi saydı. O günlerde gazetesinde bas bas bağırdı durdu "açın şu genelevi" diye. Yarım sayfayı bu mevzuya ayırdı her gün. Manken İslamcı solcu koalisyonuna karşı koalisyon kuvvetlerinin gönüllü askeri oldu. Memleketin Fox TV'si oldu bir nevi…

Onursuzluğun ve demagojinin böylesine kol gezdiği bir ülkede sistem karşıtlarının bu kadar nazik olmasını akıl almıyor. Bu da başka bir haftalığa…

http://istanbul.indymedia.org/news/2003/05/1832.php

http://istanbul.indymedia.org/news/2003/05/1833.php

Hiç yorum yok: