Gökte apaydınlık bir dolunay vardı, fakat Küçükayı Takımyıldızı kaybolmuştu. Rüzgar yıldız-karayel, sıcaklık sıfıra yaklaşıyordu. Burjuvazi boğaz boylarında boğazına kadar viskiye, kusmuğa ve kana batmış eğleniyor, doymak bilmez bir hayvan gibi her şeyi tüketiyordu. Lümpen proletarya televizyondan sıcağı sıcağına takip ediyordu bu modern Sodommeu. Okey ıstakalarının ve tavla pullarının sesi yankılanıyordu hala kulaklarında. Mesaiye kalmamış olan modern proletarya, çalışmadığı zamanlar yaptığı tek işle meşguldü; uyuyordu. Bazı evlerin ışığı ısrarla, nedendir sönmüyordu. Bir polis, esrarcılardan, porno siydicilerden ve kahvelerden toplanan haracı amirine teslim ediyordu. Hamitti polisin adı, Malatyalıydı, kayısı sarısı bir suratı vardı sivilceli, kıdemliydi. Yeniyetmelerden ikisiyle birlikte, üzerinden eroin çıkan Nijeryalının kaldığı nezarete daldı. Zorla çıkardılar pantolonunu Nijeryalının, yatırdılar, dizleriyle omzunun iki yanına bastı yeniyetmeler. Hamit, gözlerinin akı küçülen ve ağlamaktan kızaran siyah adamın üzerine abandı. Siyah adam sıktı kendini, Hamit zorladı ve kazandı bir süre sonra. Böğürerek boşaldı. Kalktığında, Nijeryalının makatından akan kanın gömleğini kirlettiğini fark etti. Suratını tekmelemeye başladı siyah adamın. Yeniyetmeler böbreklerine çalıştılar, -böbreklerin orada olduğunu bu iş için öğrenmişlerdi-. Nijeryalı, kasıldı, büküldü, bayıldı. Hamit; ağzı salyalı it, güldü, gitti koltuğuna yayıldı üzerini temizlemeden. Kendine geldiğinde bütün acısını bırakarak gülümsedi Nijeryalı. Bir milyon kişinin Shell petrolleri için öldürüldüğü iç savaştan sağ çıkmıştı fakat milyonlarca Afrikalı gibi (Avrupada nüfusu ifade etmek için başvurulan milyon rakamı, Afrikada hastalık ve katliam ölüleri için kullanılır) ona da AIDS bulaşmıştı. Gülümsüyordu siyah adam; çünkü şu an koltuğunda horuldayan Hamitin sivilceli derisi birkaç ay sonra kemiklerine yapışacak, kaysı sarısı teni sütten beyaz olacaktı. Ve kimse gitmeyecekti cenazesine; ne annesi, ne amir, ne yeniyetmeler, ne de karısı.
O sırada bir Malatyalı daha karakola doğru yaklaşıyordu, adı Şahindi ve şahin gagasını andırıyordu burnu. Malatyayı hiç görmemişti. Büyükdedesinin 1915te (Ermeni katlinin vacip, kanının helal olduğuna dair afişler asılmıştı o yıl Malatyadaki camilere) güçbela kaçabildiğini biliyordu Malatyadan. Şahinle birlikte biri daha vardı karakola yaklaşan. Siyah bir poşet vardı elinde. Yüzü kıpkırmızıydı heyecandan. Marmara Hukuk üçüncü sınıftan Murat. Yanından geçtikleri travestinin de adı Murattı ama ona Murat diyenin façasını bozardı. Tuğçe olmaya karar vermişti, anlaşılması zor nedenleri vardı bu kararın ama bu onun derdi değildi. Hala bir insan olduğunu biliyordu, Bülent Ersoy hayranıydı ve soğuktan, makyajının altındaki yüzünün, mus çorap altındaki bacaklarının kıl kökleri pörtlüyordu. Kalçaları çok küçüktü, müşteri bulamıyordu bu yüzden, bulduğuyla bir eve gidemiyordu. Büyük ihtimalle bu gece de o arabasız kırolardan biri gelecek ve bir apartmanın merdiven altında bitecekti işleri. Peruğunu düzeltti, mini eteğini çekiştirdi uçlarından.
Marmara Hukuk üçüncü sınıftan Murat sakinleştirmeye çalışıyordu kendini. O gün partinin kuruluş yıldönümüydü . Şahin, yaklaştık, sigarayı yak istersen dedi. Titreyen elleriyle sigarayı yaktı Murat. Karakolun arka duvarına doğru yöneldi. Öbür köşenin başında durdu Şahin. Murat titreyen elleriyle filtresini çıkardı sigaranın. Nöbetçi polis gördü Şahini. MP-3ün tetiğini kavradı. Napıyon lan orda diye bağırdı Şahine. Murat duydu, dondu. İşiycem abi dedi Şahin bir sarhoşun sesiyle. Siktirgit başka yere işe dedi nöbetçi polis. Şahin döndü. Alsa mıydık lavuğu diye düşündü nöbetçi polis. Şahin yürüdü, gitti. Murat sigarayı düşürdü elinden. Eğildi, tekrar aldı. Korkudan ağlayacaktı nerdeyse. Kaçıp gitsem mi diye düşündü. Son kez denedi fitili sigaranın içine geçirmeye. Geçirdi. Sigara düşecek gibiydi gerçi. Duvarın üzerine bıraktı içinde demir boru olan poşeti. Ve hayatının en uzun zamanda atılmış adımlarıyla önce yavaş, sonra hızlı hızlı uzaklaştı arka sokağa doğru. Caddeye çıktı. Kepenkleri inmiş ama ışığı açık bir kahvenin, yani gizli bir kumarhanenin önünde, esmer, kısa boylu, Salvador Dalininki kadar ince fakat kıvrımsız bıyıkları olan bir adam, yumurta topuklu, sivri burunlu ayakkabılarının üzerinde kısa kısa volta atıyordu ıslık çalarak. Onu görünce hatırladı Murat, ‘acaba nereye gitti bizim erkete? Alternatif randevu koymayı da unuttuk!İnşallah bir şey gelmez başına’Kahvenin erketesi şöyle bir süzdü Muratı. Arkasından bakıp söylendi; bi bok var bu herifte.
Derken bir gürültü koptu karakolun oralardan. Gökte apaydınlık bir dolunay vardı. Nijeryalının haberi yoktu partinin kuruluş tarihinden. Tuğçe, Küçükayı Takımyıldızının kaybolduğundan habersiz, ana avrat sövüyordu bir taksiciye. Şahin iyi bilmiyordu bu semti, bir parka girmiş, ağacın birinin dibinde kıvrılmış uyumaya çalışıyordu. Hile yapan bir kumarbazı tekme tokat dövüyorlardı kepenkleri inik kahvede.
3.30.2011
GECE VE SOKAKLAR
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder