3.30.2011

İNSANIN BEDENİNİ BELİRLEME HAKKI VE TÜRKİYE'NİN TEMEL PROBLEMİ

Samimi bir itirafta bulunmanın vakti geldi. Aslında aynı itirafı, samimiyetsiz bir şekilde, Dumanaltı Sohbetleri'yle zaten yapmıştım.


Bir itiraf ya da politik bir eylem. 'Politik' sözcüğünü, illegalite ile birlikte anmak sadece bizim cehaletimizin bir ürünü.

Bu yüzden, bütün delilleri onların gözlerinin içine sokarak, fotoğraflanmış bir şekilde, ismimle birlikte sergiliyorum. Yasalarınıza göre suçluyum. Ot içiyorum. Amsterdam'da olsaydık, sizin o evrensel ve ahlak abidesi yasalarınız beni suçlamayacaktı. Bu apaçık ikiyüzlülükten dolayı bedenim üzerinde hak iddia etmenize izin vermiyorum. Çünkü bir insanın kendisi olabilmesi, herşeyden önce bedeni üzerinde mutlak egemenliği olmasından geçer. Askere gitmeyi, silah altına alınmayı da aynı gerekçeyle reddediyorum.

Politika, meşruiyet gerektirir. Meşruiyet ise kişilik. Yani diğer bütün yurttaşların gözlerinin içine bakarak, yüksek sesle savunduğunuz değerlerin, bedeli ne olursa olsun ödemeyi göze alarak arkasında durmaktır. İllegalite, sadece mütevazilik anlamına geldiğinde erdemli bir duruş olabilir. (bkz. Subcommandante Marcos'un maskeyle ilgili retorikleri) İstanbul İndymedia'nın içleracısı hali, illegalitenin içerdiği yavşaklığın ne denli çirkef olabileceğini kanıtlıyor. Nick vasıtasıyla dizboyu giden bir illegalite ve küfür deryası. Tabi erkek egemenliğin bu şaşmaz göstergesini, küfrü güçlendiren çarkın başında devlet baba var. Onun malum haşinliği. Bu haşin babaya haddini bildirmek gerekiyor. Ve bunun tek yöntemi sandığım illegalitenin amacına hizmet etmeyen sonuçlar doğurduğunu yeterince gördükten sonra, başka bir yol deniyorum; bize izin verdikleri kadar değil, bizim inandığımız kadar meşruiyet. Bu yüzden ifşaatlarda bulunuyorum. Ahlaklı bir yaşam bunu gerektirdiği için. Bunu aydın erdemi ya da topluma örnek olmak gibi salakça gerekçelerle yapmıyorum. Başımı da vursanız, politik inançlarımı, yani yaşayış biçimimi belirleyemezsiniz. İnsan, bedeninin özgürlüğü için kellesini koltuğa alabilen bir yaratıktır. Ve insan onuru dediğimiz şey bedenin özgürlüğüyle doğar.

İnsanın bedeni üzerindeki egemenliği için verilen mücadelenin tuhaf cepheleri var. Bugün türban için verilen özgürlük mücadelesini, birgün çıplaklık için vereceğimize inanıyorum. İşte o zaman, üniformalıların, bedenlerimizi nesneleştirmesine bir son verebiliriz. (bkz. Pornografia) Örtülerimiz ve yalanlarımız arasında gizemli bir ilişki var. Ne kadar iyi yalancıysak o kadar yakından takip ediyoruz modayı. Oysa bedenimizin bağımsızlığını farketmemiz gerekiyor. Onu belirleme hakkını kimselere vermemek için. Ve böylece, kültürel çatışmanın yeni bir cephesi daha oluşuyor. Giyim, ait olunan topluluğun işaret diline hapsediliyor. Tesettürün de bir modası olduğunu unutmayalım. (Herkesin siyahlar giyindiği yürüyüşlere kırmızı yağmurluğumla gittiğim için hakkımda çıkan dedikodulardan hiç sözetmeyeyim isterseniz.) İronik bir şekilde, sürüye karşı olanların sürüsü oluşuyor. Foucault'ya hak vermek gerektiğini anlıyor insan.

Türban konusunda yaşatılan gerilimi iyice anlayabilmemiz için, bu nesneyle olan tarihimizi irdelemenin yararlı olacağını sanıyorum.

Arap kültürünün ideolojik formu olan islamiyet, Talas Savaşı'ndan sonra Türkleri etkisi altına almaya başladı. Türk-İslam Sentezi'nin egemenliği altında yaşadığımız için, tarihin bu kısmı pek irdelenmez. Bir talan ve esaret dalgasıyla birlikte gelen islamiyet, daha sonra da sarayın rengi olmayı sürdürdü. Ama aynı zamanda, Türkmen halkın kendi değerleriyle sentezlediği, başka bir islam daha oluştu. Arap istilacılığıyla gelenden farklı bir islam. Organik dağılımını Ahmet Yesevi dergahının sağladığı Bektaşilik, Anadolu'ya ve Balkanlara yerleşen Türk kavimlerinin dinini, yaşam biçimini belirleyen ideolojik merkezdi. Nitekim türk toplum yapısının geleneksel askerliğine hitabeden Yeniçerilik Ocağını da Bektaşi Dergahı yönlendiriyordu. Aynı şekilde Azerbaycan'daki Erdebil Dergahı da Safevi devletinin çekirdeği oldu. Yıldırım Beyazıt'ın ilk Nakşi hırkası giyen padişah olması, Osmanlı Devleti'nin güneye doğru açılımının bir parçasıydı. Sünnileşme aslında Yavuz Sultan Selim'le başladı. Asıl mesele devlet olduğu için, Yavuz Sultan Selim'in orduları, Mercidabık ve Çaldıran Savaşları'nda 100 bin Şıiyi kılıçtan geçirmekle kalmadılar, Horasan'dan gelen cereyandan tümüyle kopulduğunu da gösterdiler. Unutmamak gerekiyor ki Hilafet de böylece Osmanlı İmparatorluğu'na geçmişti.

Fatih'le birlikte imparatorluk olmanın bütün kozmopolitik semptomlarına da rastlamaya başlıyoruz. Osmanlı padişahları, Halife olmadan önce Bizans İmparatoru oldular. Harem, Enderunü Hümayun ve devşirmecilik olguları gibi kozmopolit olgular onunla birlikte temel karakteristik haline geldiler. Bu arada eklemek gerekiyorki, Osmanlı'da Türkler 'anlayışı kıt' olarak niteleniyordu. Ve Baba İlyas'tan beri isyanlarda kırılıyorlardı. Safevi Devleti kurulduktan sonra, 'kapıların açılmasını istediler şaha gitmek için.' Horasan'dan Erdebil'e, oradan da İstanbul'a doğru gelen, sürekli batıya doğru bir akış... Ve nihayet İstanbul'da, Bizans'ın mirasıyla yapılan sözleşme. (bkz. Sırp prenses Mara Despina'nın oğlu Fatih, İstanbul'u almadan önce gönderdiği mektuplarla Bizans İmparatoru'nu islama davet etmişti. İstanbul'u aldıktan sonra, ilk işi Fener'deki Patriği değiştirmek ve yeni Patrik'le bir sözleşme yapmaktı.)

Tabi köprülerin altından çok sular aktı. İmparatorluk dağıldı, Türk-İslam Sentezi diye birşey uyduruldu, Cumhuriyet yılları boyunca bozguncu ideolojilerden korumak için gençlerin kafasına vurula vurula iyice belletildi. Hiçbir zaman referandum konusu olmasa da ülkemizin yüzde 99'unun müslüman olduğuna karar verildi. Şimdi aynı devlet gücü, laiklik adına insan bedenine karşı yasalı bir saldırıda bulunuyor. Elini bir kadınını başındaki bez parçasına uzatma küstahlığı gösteriyor. Aynı kadın, daha doğrusu kocası iktidara geldiğinde, insan bedenine yönelik saldırıların artacağından, şiddetleneceğinden emin olabiliriz. O zaman başörtüsü açmaktan vazgeçip recme başlayacağız. İnsana saygı duymayan iki bozguncu ideolojinin kıskacında yüzyıllardır kıvranıyoruz. Son 2 yy'dır genellikle Jöntürkler'in hükümranlığında yaşadık. Şimdi Yıldırım Beyazıt'la tahta oturmuş o eski ideolojimize dönüyoruz; arap islamı.

Nakşibendi Tarikatı'nın hükümetleri altında yaşıyoruz. Sadece AKP değil, ANAP da fena halde Nakşi'ydi. Tıpkı Erbakan gibi. Oysaki devletin kurucu gücü, yani yukarıda doğuş ve gelişiminden kesitler andığımız sarayın gayrımeşru çocuğu olan kemalizm, Islahat Fermanı'ndan beridir Fransız Modeli'ne, yani laikliğe angaje olmuş İTF'dan köklerini alıyordu. Bugün önümüzde duran problemin sebebi budur.

Türban tartışmasının içeriğine girebilmek için Türklerin islamla ilişkisini, özellikle de Osmanlı İmparatorluğu döneminde bu ilişkinin aldığı biçimleri incelemek gerekiyor. Çünkü Erbakan'ın Müslüman Kardeşler ile muhabbetinden başlayacak bir analiz konuyu anlamamıza yeterince yardımcı olmayabilir. Düşünün ki Süveyş Kanalı meselesinden beridir Fransızların olan Mısır, belki de Bizans kadar yakından etkilemişti Osmanlı'yı. Yüzyılların köklü bir kurumu olarak El Ezher Üniversitesi'nde üretilen islam, dehşetli Arap erkek egemen toplumunu karakterize ediyordu ve kadının sıkı sıkıya örtünmesini, bedene yapılan müdahalenin, iğdişin acımasız bir örneği olarak, egemen olduğu her yerde zorunluluk haline getiriyordu. Olaya Mısır'ın tarihi açısından bakacak olduğunuzda, kadınların sünnet edildiği günler geride kaldığı için 'buna da şükür' denmesini abes karşılamamak gerekiyor. Ama örtünme zorunluluğunu hiç umursamayan Türkmen islamından geldiğimiz için, rahatlıkla vaziyetin kötüye gittiğini söyleyebiliriz.

Ama biz bugün linç edilen kadınlardan bahsetmiyoruz. İslam toplumlarının kapalı kutusu içinde kadınların başına nelerin geldiğini pek iyi de bilmiyoruz zaten. Fransa ve Türkiye gibi ülkelerde, kamusal mekanlarda türbana müdahale edildiğini iyi biliyoruz fakat, İran'daki her recm cezasının arkasında ne gibi hikayelerin olduğunu pek bilmiyoruz. İran'dan en çok etkilenmiş şehir olan Batman'da tecavüze uğrayan kadınların aile meclisi tarafından öldürüldüklerini bildiğimize göre, aynı kültürün doğuracağı hukuğa fazla güvenmemek gerektiğine inanıyorum. (Anaerkil ve ataerkil toplumlar konusu için bkz. Pornografia) Fakat açık bir gerçek olarak karşımızda duran şey feminist hareket değil, türbana özgürlük isteyen kadınların hareketi. Bunun ironik bir durum olduğunu heralde en iyi sözkonusu kadınlar biliyor olacaklar.

Ama yasaklarla iş görmeye fena halde alışmış kemalistlerin de iyi bilmesi gereken başka birşey var; tarih sizi aşıyor beyler. Siz özgürlükler değil, yasaklar adına konuşabilirsiniz sadece. Ve kimse sizin yasaklarınızı umursamıyor. O yasaklarla aynı mezara gireceksiniz.

Şimdi Türkiye gerçekten kimliğini arıyor. Çünkü bu birikimi oluştu. Artık Fransız kopyalarıyla iş görülemez bir yer oldu Türkiye. Doğrusunu isterseniz hiçbir zaman da öyle bir yer değildi. Yunan Anayasası'nın ilk sözcükleri 'kutsal ruh üçlemesi' üzerine. Eğitim ve din işleri tek bakanlığın elinde olduğu gibi, yine Anayasa'da Fener Patrikhanesi'ne yani, İstanbul Kilisesi'ne göndermeler var. Eğer Türkiye de aynı derecede müslüman olsaydı, heralde kıyamet kopardı. Şimdi AKP ile zirveye tırmanan liberal müslümanlık ve her politik harekete rengini veren kof milliyetçilik, sürekli aşağılanmayla ve dışlanmayla karşılanmış 'batılılaşma' sendromlarının bir sonucu. Halklara özgü o tuhaf sezgiyle daha fazla batıya açılamadığını gören türkler, partnerlerini doğuda arıyorlar artık. Kendisini tanımlamaya yönelene değin, doğu ve batı arasındaki bu salınım sürecek. Kastamonu'da kelleler uçurarak şapka devrimi yaptık. Şimdi ise türbana kamusal yasallık tanıyacak kadar geriye gidip bir düzeltme hareketinde bulunuyoruz. Yereli çarpıtmadan yansıttığı için bu düzeltmeden korkmaya gerek yok. Pek tabii, acil olan sorun bellir. Türban takmayı tercih eden kadınların bedenine yapılan bir devlet müdahalesi var ve bu, çözülmesi gereken bir insan hakları sorunudur. Aynı zamanda, başı açık kadınların özgürlüğüne yönelik tehditler de insan hakları sorunu olarak Türkiye'nin gündeminde yeralmayı haketmektedir. Ama başını açma hakkını savunmak, haşin babasından bağımsızca kendi ruhunu ve tercihlerini güçlendirmiş çocuklar büyütemeyen bir toplumda üç beş kokananın işi olacaktır.

Türkiye'nin çok temel bir problemi var; sosyal eşitsizlik uçurumunu korumak üzere çalışan haşin devlet. Hesaplaşmamız gereken ve toplum olarak haddini bildirmemiz gereken bir devlet var ortada. Bizi bunu tartışmaktan alıkoyan her gündem yapay ve manipüle olacaktır. Türban da öyle. Fakat kendisine sosyal adaleti temel slogan edinmiş bir politik güç yoksa ortada...

Doğu ve batı kavramları üzerine yaptığımız tarihsel yolculuklar vesilesiyle, Türkiye aydınlanmasının ürünü olarak görebileceğimiz bir tarihçiden, İlber Ortaylı'dan küçük bir alıntı yapalım ve Türkiye'de temel problemin ne olduğunu anlamaya doğru bir adım daha ilerleyelim.

''Efendim, dünyada önyargıların falan ortadan kalktığı yok. Bunu düşünen, buna inanan insanlar safdildir. Batı toplumlarında anti-islamist, anti-semitist duygular ne zaman artar, ne zaman eksilir, bu tartışılır. Almanya'da ırkçılık falan kalmadı diyebilir misiniz? Onun için kimse dünya görüşünü ve politikasını bunun üzerine inşa etmesin. Kimsenin hayal üzerine politika yapıp bunu çoluk çocuğa empoze etme hakkı yoktur; bu bir cinayettir.''

İlber Ortaylı ciddiye alınmayacak bir adam değil. Halil İnalcık gibi bir tarih emekçisiyle çalışmış. Kendi dinsel ve cemaatsel ilişkilerinin payını bir tarafa bırakarak, bizim önümüze sunduğu dünya görüşüyle ilgilenelim. Özellikle ırkçılık üzerine bu blogda yazılanları okumuş olan bir kimse, dünyadaki mevcut durum üzerine, özellikle ırkçılığın ve batı merkezciliğin insan erdemiyle bunca tezat egemenliğine iyimser gözlerle bakmadığımı iyi bileceklerdir. Fakat hayal üzerine yapılan politikalar sözkonusu olunca, Ortaylı'nın alternatifini daha iyi anlamamıza yarayacak şu sözlerine de bir bakın.

''Türkiye'de tuhaf bir komünizan eşitlik anlayışı var. Adam zekaları, bilgileri, görgüleri eşitlemeye çalışıyor. Allahü Teala hiçbir zaman insanları eşit yaratmıyor. Bunun biri güzel, biri çirkin. Bir tanesi zeki, öteki değil. İnsanları bu şekilde eşitlemeye çalışmak Stalinist bir anlayıştır.''

İşte, aslına bakarsanız bütün mevzu da burada. İnsan denilince ne anladığınızda. Açıksözlü bir insan Ortaylı; ben insan sevgisi diye bir genellemeyi kabul etmem, kimini severim (zenginini!) kimini sevmem demek istiyor. Herkes eşit değildir, bazıları daha eşittir demek istiyor. Çünkü adam safını biliyor. Benim derdim safını bilmeyenlerle...

Hiç yorum yok: