AGMK, aynı çerçevede Selanik’te kurulmuş olan Selanik Göçmen ve Mülteci Kolektifi ile her düzeyde enerjisini birleştirmenin ilk adımı olarak Patronların Dünyasına Hepimiz Yabancıyız dergisinin yazım ve dağıtım süreçlerini paylaşacaktır. Yine aynı çerçevede kurulmuş olan Avrupa’nın değişik bölgelerindeki göçmen örgütleriyle enerjisini birleştirmeyi hedefleyecek, bu tür oluşumların gelişimi için elinden gelen desteği sunacaktır. 3.30.2011
agmk
AGMK, aynı çerçevede Selanik’te kurulmuş olan Selanik Göçmen ve Mülteci Kolektifi ile her düzeyde enerjisini birleştirmenin ilk adımı olarak Patronların Dünyasına Hepimiz Yabancıyız dergisinin yazım ve dağıtım süreçlerini paylaşacaktır. Yine aynı çerçevede kurulmuş olan Avrupa’nın değişik bölgelerindeki göçmen örgütleriyle enerjisini birleştirmeyi hedefleyecek, bu tür oluşumların gelişimi için elinden gelen desteği sunacaktır. YENİ BABİL’DE KOZMOPOLİTİK VE EVRENSEL BİR KÜLTÜRE DOĞRU
Efsaneyi bilirsiniz, Babil Kulesi’nde birbirini anlayamayan insanların efsanesini. Eski Babil’in yıkıntıları üzerinde bir savaş var bugün. Hem oradakiler, hem de başka efsane diyarlarından insanlar, Avrupa’yı yeni Babil’e çevirmek üzere yollara dökülüyorlar. Uluslar-üstü bir devlet projesi olan Avrupa Birliği’nin seyrine onlar da tanık oluyorlar. Daha şimdiden Avrupa nüfusunun etnik yapısı bu göçler tarafından dönüşüme uğratılıyor. Ulus kavramının hiçbir anlam ifade etmediği bir toplum, belki de küreselleşme politikalarından çok bu göçler tarafından hazırlanıyor. Bu süreç elbette bir çok eşitsizlik ve çatışma barındırıyor içinde. Kapital ve otoritenin kuralları işlediği sürece de öyle olmayı sürdürecek. Ama bize çok eski bir düşü yeniden hatırlama fırsatı da veriyor. Diller, dinler, uluslar, mezhepler gibi birçok toplumsal kimliğe bölünmüş insanlığın, bu ayrım çizgilerinin dışında bir yerde buluşabilme olasılığını... Mülksüzlerin kardeşliğinden doğacak bir evrensel dönüşümü yeniden düşleme şansı veriyor yaşam. Değişik dilleri konuşan ve değişik inançları olan göçmenlerin toplumsal sorunları için mücadele edecekleri bir örgütlenmede yanyana gelmesine tanık olmak, biraz da bu yüzden heyecan verici.
Küreselleşme kavramını mülksüzlerin diliyle ifade etmek, daha gerçekçi bir şey olacaktır. Evrensellik ancak ezilenlerin ortak kararıyla gerçekleşebilecek birşeydir. Sistemin efendileri dünyayı, dünyanın değişik değerlerini birleştiremezler, buluşturamazlar. Çünkü onların birleştirdiği şey sadece kağıt parçalarıdır; paralar ve hisse senetleri. Bu kağıt parçaları, insanlığın gerçek değerlerini temsil ediyormuş gibi görünebilirler. Ama sadece böyle görünmekle kalırlar. Bu izlenimi güçlendirmek için reklam panolarında siyahi, uzak asyalı ve kuzey avrupalı oldukları ‘sosyolojik leke’ tabir edilen ten renklerinden belli çocukları kullanabilirler (bkz. Benetton reklamları ya da aynı hedefe oynayan HSCB reklamları). Ama o çocukların gerçek yaşamlarında değer olmayı başarmaları mümkün değildir. Aynı Benetton firması İstanbul İkitelli’deki konfeksiyon atölyelerinde çocuk işçiler çalıştırmaktadır. Aynı banka, Irak savaşının hissedarlarındandır. Sadece sermayenin insanlık düşmanı yapısından dolayı değil. Aynı zamanda sürüp giden uygarlık masalının altındaki yalanlar dolayısıyla da sistem bir evrensellik iddiasında bulunamaz. Çünkü sistemin egemenleri, kendilerine yakışan şekilde, batı uygarlığının doğuya hakim olması, dünyanın dört bir yanına bayrak dikmesi biçiminde algılamış ve öyle gerçekleştirmişlerdir küresel köyü. Çin’in, Hindistan’ın, Arap dünyasının ve daha küçük ölçekli binlerce uygarlığın harabeleri üzerine kurulmuştur bugünün küresel köyü. Biz bugün Samuel Huntington diye bir adamın çıkıp, 21. yüzyılı doğu ve batı uygarlıklarının savaş sahası ilan etmesiyle birlikte başlayan Ortadoğu savaşlarını ve bu vahşetin en önemli sorumlusu George W. Bush’u görebiliyoruz yalnız. Ama aynı ilişkiyi çok daha dolaysız olarak Platon ve Büyük İskender arasında da görebilirsiniz. Bu uzun masalın başlangıç noktasında, biz kölelerin bütün ihtiyaçlarını giderdiğimiz için düşünmeye fırsatı, zamanı kalan filozoflar tarafından batının, uygarlık, bilim, felsefe ve elbetteki evrensel kültür merkezi olarak ilan edilmesi var. Bu ilan üzerine, lejyonların ve talancı askerlerin yağmaladığı tarihlerimiz var. Ve bu yağma üzerine dikilen sömürgecilik bayrağı var egemenlerin küresel köyünün tarihinde.
Kültürlerin eşdeğerliliği
Özgürlük eğer potansiyelini açığa çıkarma ve başkalarıyla buluşabilme kadar başkalarından ayrı olabilme olanaklarına da sahip olma durumuysa eğer, bugün sözkonusu olan, kansız bir savaşla insanlık tarihinin binlerce yılından süzülüp gelen kültür değerlerinin pop kültüre ve onun değişik versiyonlarına yem edilmesidir.
İletişim devrimi olarak adlandırılan durumla birlikte gerçekleşen, kültürel farklılıkların varlıklarını güçlendirmesi değil, tek kültürleşmenin güçlenmesi oldu. Ve bazı kültürel olgular (Tibetlilerin yogası, Hintlilerin ilahileri gibi) devasa tarihlerinden koparılarak pop kültürü markası olarak emildiler. Pop kültürün içi boş kuklaları olmasalardı, onların da varlığından haberdar olamayacaktık. Çağımızda gerçekleşen bu tek kültürleşme, olağan bir durum değil. Mevcut yerel kültürlerin talanıyla birlikte gerçekleşiyor. Yukarıdan aşağıya ve aşağıdakilerin boğulmasıyla hayat buluyor.
İşte bizler aynı zamanda bu cinayetin de kurbanlarıyız. Geldiğimiz yerlerin sadece maddi kaynakları değil, evrensel değerlere katabileceğimiz kaynakları da yağmalandı. İşte biz, eğer bu birlikteliğimizi köklü kılabilirsek, yerel değerlerimizi hem yaşatabileceğimiz, hem de paylaşabileceğimiz kanallar da yaratabiliriz. İşte gerçek iletişim devrimi bu olacaktır. Eğer bir çocuğum olursa ona İranlı Samed Behrengi’nin masallarını anlatabilmek, Afrikalı kardeşlerimin destanlarını dinlemek ve isteyene Yunus Emre’nin dizelerini okumak... Ve Afrikalı, İranlı kardeşlerimizle birlikte Nikos Ksiluris’in türküsünü söylemek; ‘biz şarkılarımızı dünyanın başka yerlerinden kardeşlerimiz yoksa söylemeyiz, dünyanın şarkılarıyla karıştırarak söyleriz’ (doğru mu çevirdim bilmiyorum!)
Babil Kulesi yıkıldı. Efendilerin küresel köyü de yıkılacak. Çünkü onları, otoritenin ve mülkün felsefesi kurdu. Birbirini anlayan insanların dünyasında ise kültür de olacak. Ve bizim önümüzde açılan mücadele alanı, göçmenlerin sadece hukuki, siyasal ve ekonomik eşitlik-özgürlük sorunlarını kapsamıyor. Aynı zamanda kültür sorununu da içeriyor. Çünkü bugün mücadele ettiğimiz sistem, Avrupalı kardeşlerimizi, bizim ilkel veya barbar olduğumuza ikna ederek başlıyor işe. Batı uygarlığının evrensel ve insanlığa malolmuş bir doğru olduğuna ikna ederek başlıyor. İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinin, İnka uygarlığının izlerini süpürerek işe başladığını herkes bilir. Ama aynı şeyin doğuda da ve daha yakın zamanlarda yaşandığı pek bilinmez.
Burada asıl sorun, somut olarak bizim yapabileceklerimiz. Görünen o ki kolektiflerimiz gelişecek ve diğer kültürlerin insanlarına da ulaşacak. Çok hayati ve sıcak sorunlarımız var. Bunlar için girişeceğimiz zorlu bir mücadele önümüzde duruyor. Mümkün olan bütün olanaklarımızla bu mücadeleye asılacağız. İşte bizim önümüzde duran somut sorun, bu mücadelenin diğer boyutlarını gözden kaçırmamak. Kültür, bunlar içerisinde belki de en önemlisi. Yapabileceklerimize gelince... Derginin en azından bir sayfasını değişik yerel edebi değerlere ayırmaktan başlayarak, değişik ülkelerden arkadaşlarımızın organize edeceği gecelere kadar uzanıyor.
Bırakalım, devletlerin ve savaşların tarihi egemenlerin olsun. İsyanların ve kültürlerin tarihi ise bizim!
Nisan 2005
Şiddetin Sosyolojisi
‘’Korkaklık ve şiddet arasında seçim yapmak sözkonusu olduğunda, şiddeti tavsiye ederim.’’
Mahatma Gandhi
Fikrimce iki çeşit şiddet biçimi var; kedinin yaralı fareyle oyunu olarak ve farenin yaşama tutkusu olarak şiddet. Eğer ille de doğadan hareketle kendi gerçekliğimizi açıklamak gerekiyorsa, doğru örnekler bunlar olacaktır. Güç kavramı üzerinde dönen bu oyunun tarafları arasındaki ilişkiyi etik düzlemde ele almayı mümkün kılan bir tarihsel kesitte yaşıyoruz. Güç istencinin eleştirisi, armonik bir sosyalitenin etiğidir aynı zamanda. Sosyalite, kişiliklerce kurulur. Ve her kişilik, bu bütün içinde edilgen olduğu kadar ona biçilen rolü reddedebilecek kadar da etken olabilir. İnsan etik bir yaratıktır. Onu armonik bir sosyaliteye taşıyacak olan da bu özelliğidir zaten.
Öteki üzerinde güç kullanmaktan vazgeçecek bir bireye ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat bireyle bütün arasındaki ilişkinin edilgenleştirici unsuru din, ulus-devlet ya da aile biçiminde kendini yeniden üreten devlettir. Güç ilişkilerinin kilit unsuru tarihsel akış içinde değişik biçimler almıştır. İri bir gövde, iyi bir silah ya da para gibi. Kategorik olarak, gövdesi daha iri olduğu halde işçi, parası yüzünden patronun güç kullanımına maruz kalmaktadır, değişim sadece biçimsel değildir yani. Aşırı çalışma, gücün kullanıldığı adresi de gösterir; insan bedeninin ta kendisi. Böylece devletin ikinci dönemine geçilmiştir; imha ve talan çağının yerini alan denetim ve kölelik çağı. Teknik bir potansiyel olarak ve sosyal bir zorunluluk olarak, o zamanlardan bugüne sosyaliteyi baskı altında tutmayı başarmış olan devletin tarihsel sınırına varmış bulunuyoruz.
Toplum mühendisliğinin 2 asırlık tarihine baktığımızda, devlet kedi, toplum ise fare rolü üstlenmiştir. Anarşizmin liberalizmle kopuş noktası, devlet düşmanlığını mülkiyet düşmanlığından ayrı bir şey olarak telakki etmemesidir. Bu yüzden, devletin, şiddet ilişkilerinin ve ideolojik ilişkilerin tekelini içeren otoriter ilişkilerin kaynağı-aklı olduğu yönündeki eski anarşist öngörünün korunması gerektiğine inanıyorum. Bu öngörü, bizi çok katmanlı bir sosyolojik analize götürecektir. Devleti hükümetten, bürokrasiden, ordudan ve mahkemelerinden ibaret görmek, bu minvalde yetersiz kaçar. O aynı zamanda eğitim, iletişim, aile ve iş gibi alanlarda yeniden üretilen bir toplumsal ilkedir. Bu ilkeyi iki insan arasındaki gerçekleşiminde otorite, çoklu ortamlarda ise devlet olarak tanımlıyoruz. Otorite kavramı, bize şiddet ilişkilerinin anahtarlarını veriyor.
Şiddet üzerine düşünen insanlar, bunu iki ayrı kategoride gerçekleştirmişlerdir; varlığının kaçınılmazlığını kabul ederek ya da etmeyerek. Eğer arınılabilir birşey olsaydı, bunun yöntemi büyük olasılıkla doğanın içinde bulunmayacaktı. Doğa, şiddet konusunda cömerttir. Böylece, şiddetin sosyal Darwinci yorumu da şiddetin iktidar ilişkilerindeki rolünü meşrulaştırır.
Fakat şiddetin insandaki kaynağı doğa mıdır? Bu soruya ‘toplumun ta kendisidir’ şeklinde bir cevap vermek durumundayız. Anneyi çocuğuna paylaşımı değil de sahip olmayı öğretmek zorunda bırakan aynı toplumsal ilke, başlangıçta potansiyel şiddet durumunda bulunan bir açlığı içimize çiviler. Toplumsal statükoların korunması sözkonusu olduğunda aynı ilke polis gücüne dönüşür. Kendini örgütleyebilen bir yapı olduğu öne sürülen toplum (bence bu doğru değildir, iktidarın gölge oyunundan başka birşey değildir karşımızdaki), engellenmiş bireyiyle şiddetin asıl kaynağıdır. Engellenmişlik, günümüzde şiddet kavramını ele alırken değinilmeden geçilemeyecek bir kavramdır.
Daha basit sözcüklerle ifade etmek gerekirse; potansiyel şiddet olarak baskının cenderesinde yaşamını sürdüren insan yığınları, karşı-şiddet geliştirmedikleri sürece, kurban kimliğiyle kendi üzerlerindeki şiddeti yeniden üretirler. Onların sıfır şiddet gibi bir lüksleri olamaz. Toplumsal alanda, sahip olmak ve paylaşmak arasında süren etik çatışma, bedeninin bağımsızlığını gerçekleştirebilen insan tarafından ortadan kaldırılabilir. Bedenin devlet şiddetinin nesnesi olduğu çağımızda, direnişin ve isyanın bir boyutu olarak karşı-şiddet kaçınılmaz bir bağımsızlaşma sürecidir. Korku çağının çocukları, paylaşamazlar. Hele ki yoksulluğun süreğen şiddeti altındaki mülksüzler ve köleler sınıfından sözediyorsak...
İranlı bir yoldaşım, yazdıklarından ötürü beyninden kurşunlanan, buna rağmen hayatta olan bir gazeteciden sözetti. Onu vuranlar İran ‘adaletine’ teslim olan Hizbullahçılar’dı. Hizbullah’ın polis olduğu yerler de var elbette. Fakat tanrı-devletleri için bu işi yapan adamlar, ‘masum dindarlar’ değil artık; halk seçim sonuçlarından ötürü sokaklara dökülüyor bugün. Hamaney’in başında bulunduğu çark, bütün bu isyan günlerinde 200’e yakın insanı öldürdü. Muhafazakar çete, dünya konjonktürüne uygun olmasa da sıkıyönetimini yitirmek üzere.
Benim asıl sözetmek istediğim; şu öldürme yöntemi. Beyne sıkılan kurşunun söylemek istediği nedir? İnsan zihni bir altüst oluş içinde. Bazı şeyler fena halde değişmiş durumda ve iktidara karşı dünyanın dört bir yanında değişik sloganlarla sürdürülen isyanlar, bu değişimin gerçek hayatta karşılığını istiyorlar. Bu isyanların sahne olduğu şiddetin, karşısındaki gündelik-sistematik şiddetle kıyası bile mümkün değildir. Bu isyanlara asıl karakterini veren ise, yasa koyucunun belli bir zaman ve mekan boyunca yasaklanmasıdır.
Bu bağlamda, şiddetin diyalogla (adaleti temsil eden mahkemelerle) böylesine maskelenmiş her halinde, direnişin kurşunlanmamış beyinleri, gerçeklere sadakat gösteren her insan, bu savaşın tarafıdır.
SORULAR DENİZİNE TÜKÜRMEK: YOKOLMA TUTKUSU VE ZAMAN

Varoluşçuluk, 'insan nedir' sorusuna verdiği yanıtta, öleceğini bilen tek canlı olma özelliğini vurguluyordu. Bundan nasıl emin olabildikleri bir soru işareti olmakla birlikte kabul etmeliyiz ki bu yanıt, insanın zihnini tahrik ediyor. Belki fazla tüketildiğinden, 'emek' şeklindeki yanıttan aynı etkiyi alamıyoruz. Birçok hayvanın, emek diyebileceğimiz şekilde alet kullanma becerisine sahip olduğunu, en azından etrafımızdaki kargaların neler yapabildiklerini biliyoruz. Diğer yandan, hatırlamak gerekiyor ki, Marks'ın arı ve örümceği dünyanın en iyi mühendisleri ilan ettiği paragraf, bu ustaların, insanlardan farklı olarak yaptıkları işi tasarlama yeteneğine sahip olmadıklarını vurguluyordu. Ama onların, mevcut yetilerine nasıl sahip olduklarına dair açık bilgilerimiz yok. İki ayak üzerine dikilmek, gözlerimizin derinliği kavrayacak şekilde yerdeğiştirmesi, ateşle samimiyetimiz, dilimizin ünsüz harfleri çıkarmaya müsait oluşu gibi özelliklerimiz de diğer hayvanlarla ayrılığımızın temel nedenleri olarak önümüze sürüldü. Ama bunlardan hiçbirisi bize özgü değil. Bu özellikleri, az ya da çok, diğer hayvanlarda da görebiliriz. Belki 1 milyon yıl sonra, bir şempanze de bizim özelliklerimizi paylaşacak. Bu yakın akrabalarımızla aramızdaki genetik farklılık, sadece yüzde 2 oranında. Ama genel kanı, onların güdüleriyle, bizimse akılla davrandığımızı ve dolayısıyla bütün doğadan üstün olduğumuzu öne sürüyor. Bu kanıya, doğayı rahatça talan etmek için ihtiyacımız var. Yukarıdaki özellikleri taşıyan homo erectus'tan zekasının farkında olan homo sapiens'e geçis için, evrim açısından 'ani' olarak nitelenen bir 70 bin yılın geçmesi gerekmiş. Ve işte bu dönüşümü hala yeterince açıklayamadıgımız için, zekasının farkında olmayı, soyut düşünebilme özelliğini ayırdedici niteliğimiz olarak kabul etmek daha kolay. Sadece dışındaki doğayı değil, kendi doğasını (tin) ve tarihini de kapsayacak şekilde soyut düşünebilir insan. Varlığının temellerini açığa çıkarabilmek için kendini paralayabilir.
Şimdi asıl ilginç olan, önümüzdeki iki verinin tuhaf buluşmasıdır. Ölüm bilgisi, şu durumda bir yokoluşu tasarlamaya, bu tasarıya tutkuyla bağlanmaya dönüşüyor. Öleceğini bilmekle yetinmeyen insan, ölümü istiyor. Büyük dinlerin, bir felaketler silsilesi ve dünyanın sonu olarak öne sürdükleri kıyamet, bu istencin hala korkunç bir kalabalığı peşinden sürüklediğini hatırlatır. Yokoluş, hayatın katlanılmaz akışı içinde sıkışıp kalan insan yığınları için umuda dönüşür. Cennet ve sonsuz mutluluk, bu yokoluş perdesinin ardına gizlenmiştir. Acımasızlığı ve yıkıcılığıyla kıyamet, yığınların beceremediği devrimi tanrının yapmasıdır. Yıkım ve dehşet duygusu, bütün kıyamet teorilerinin ana silahı olmasına karşın, sözkonusu olan ne nihilizm, ne sadizm ne de ölü seviciliktir (nekrofili). Bütün o dehşetli felaketler, iyiyle kötünün hesaplaşmasını, kötülüğün (şeytan) nihai yenilgisini, ölümlü dünyaya bir ceza olarak gönderilmiş insanın, ölümsüzlük dünyasına (cennet) dönüşünü simgeler. Yani dine, tanrıya inanmak, kendinin ölümsüz olduğuna inanmak anlamına geliyor. İyi ama, neden her insanın öldüğünde geçeceği basit bir hesaplaşma değil de ölülerin bile topraktan çıkarılıp saf saf dizileceği bir dehşetler silsilesi? Herkesin içinden geçeceği bir ateş şöleni neden? İyi bir tanrının dehşete bu kadar düşkün olmasını sağlayan ne? Peygamberler için sorun vaadetmekten ibaret olduğuna göre, neden daha sevimli bir son vaadetmiyorlar? Korku, bütün yeni toplumsal iktidar biçimlerinin vazgeçilmez silahıdır. Dinler için de bu geçerli. Ama kıyamet teorileri, sadece bir korku dalgası yaratmak için değil, insanın bu hastalıklı tutkusuna hitap etmek için çıktılar ortaya.
Bu tutkunun tek işareti kıyamet teorilerinin zenginliği değil. Aynı zamanda, ona yaklaşmaya, onu sağlamaya dönük bir çaba. ABD Başkanları ve SBKP Genel Sekreterleri de dahil olmak üzere, nükleer savaş zinciri içinde yeralan her bir insan halkası, bu savaş başladığında kendilerinin de (sadece bir saf olarak değil, aynı zamanda kişi olarak) öleceklerini bilmiyorlar mıydı? Feda ruhu mu onları o zincir içinde tutuyordu? Ortada ne bir "cennet vatan", ne düşman, ne de insanlık kalacakken... Bir düğmeye basıldığında, 14 defa insanlık yokolacakken... (Aslında insanlık bir kere yokolacak ama savaş makinesini doyurmak ne mümkün!)
Pekala; milyonlarca insanın bu işte taraf olması ne demektir? Sosyalist olmak bile, bu aptallığa taraftar olmayı gerektirdi onlarca yıl. Füzelerin geçit töreni selamlandı her 1 Mayıs günü. Demek ki şu da dikkate değer bir soru; bizi nereye kadar aptallaştırabilirler? Nazi Propaganda Bakanlığı, Sovyet Politbürosu, Amerikan medya laboratuvarları bunu nereye kadar başarabilir? Farkında olmamız gerekirdi; şapkalarımızı çıkarıp selam verdiğimiz o füzeler, bizim müstakbel katilimizden başka biri değildi. İnsanlık tarihi, bu aptallıkların zaferini de kaydetti. O soruyu ölümsüzleştirdi; insan bu yokoluş serüvenini neden seviyor?
Nükleer silahların yanına çevresel felaket provalarını da ekleyelim. "Bakalım film ne zaman vizyona girecek" der gibi bakıyoruz. Bu felaketler de dikkate değer bir insan yığınının malumatı. Durumdan haberdar olanlarla olmayanların kayıtsızlığında ise bir fark yok. Neden diye soracak olursak, öne sürülecek bir sürü gerekçemiz de mevcut. "Böyle şeylerle ilgilenemiyoruz. Derdimiz zaten başımızdan aşkın. Ölsek de kurtulsak zaten..." Tür olma duygumuzu yitiriyoruz. İşin içinde, "ben zaten en fazla 40 yıl yaşarım" gibi bir avuntu var. (Oxford Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre, İstanbul'un yarısı, İzmir, Marmaris ve daha birçok şehir, denizlerin 6 metre yükselmesi sonucu, 45 yıl sonra sular altında kalacak. Kimin umurunda!) Çocuğumuzun iyi bir meslek sahibi olması için çabalıyoruz. Hayatın ertelendiği bir dünyada iyi meslek hangisidir?
Bu gibi hafifletici sebepler (deliliğin hafifletici sebepleri) öne sürülebilir. Yokoluş tutkusu, yokoluş olasılıkları karşısında kayıtsızlık kisvesine bürünür.
Balinalar, yunuslar ya da foklar, büyük olasılıkla, onların doğal yaşam dengelerini bozduğumuz için toplu intiharlara başvuruyorlar. Yani suç ortağımız yok. Bu eğilimimizin deliller listesine kendimizle yürüttüğümüz savaşları da ekleyelim. Ve artık bu yokoluş tutkusunun izini sürmeye başlayalım. Ölüme bağlanışımızı, hayattan kopuşumuzda arayalım.
----------------------
Birgün bilgisayarların bizi köleleştireceğini öne süren bilim-kurgu fantazisi size de komik gelmiyor mu? Önce biraz özgürleşsek, neyse... Ama altı-üstü sahibimiz değişecek. İnsan ilişkileri, insanın kendisiyle dövüşen ve onu ringe sermiş bir köleliğe dönmüş durumda zaten. Bilgisayarlar o rolü üstlenecekler mi bilinmez ama, zaten para denen kağıt parçalarının kölesi değil miyiz? Onlar bizim adımıza zaten bütün ilişkilerimize yön vermiyorlar mı? İnsan, akılalmaz bir şekilde kendi yaptığı putlara tapınmayı, kendini bu putlara kurban etmeyi sürdürüyor. Bir zamanlar göklerde gezdirdiği tanrıyı, derin bir saygı ve bağlılıkla cüzdanına yerleştiriyor. İnsan türü, kendi eliyle yarattığı bir toplumsal ilişkiler sisteminin tutsağı durumunda. Sistem, insanın doğal ve pozitif değerlerini hiçleme, sıfırlama üzerine kurulu ve bu yüzden, sistemin egemenleri olarak adlandırdığımız kesimi oluşturan kişiler de insan olarak aynı kafesin içindeler. Tüketim güçlerinin daha yüksek olması, onları daha özgür kılmıyor. Hatta bizim bu 'efendi' dediklerimiz, bizden daha fazla kölesi sayılabilir para ve otorite tanrısının.Ve aynı yokoluş tutkusu içinde can-ı gönülden aktör olduklarına bakıp, onların bir çıkış yolu olduğunu sanmayın. Kendilerine güvenli uzay kolonileri yaratmadıkları sürece onlar da aynı sonun kurbanı olacaklar. Bundan, kader birliğine dayalı bir elbirliği olasılığı çıkarmak ahmaklıktır elbette. Çıkarılabilecek tek sonuç, bu sistemin, bizim sadece sosyal varlığımızı değil, biyolojik varlığımızı da tehdit ettiği ve onu savunmak isteyeceklerle birlikte mezara gönderilmesi zorunluluğudur.
İnsan hayatı, gün geçtikçe ölümü masumlaştırıyor. Uygarlıkçı filozofların allayıp pulladıkları o namlı 'doğaya karşı savaşımızın' genlerimize ektiği yokedicilik silahı, herhalde şimdi bize dönüyor. Tetikte hala bizim parmağımız var. Yaşamsal doğamızı dengesizleştirdikçe, intihar eden birini andırıyoruz. Memeliler, yani atalarımız, dinazorlar çağının güçsüz kaçaklarıydı. Kendilerinden her bakımdan daha güçlü devasa rakiplerinden gizlice hayatta kalmaya çalışırlardı. Bu geçmişi bildikten sonra, yüzlerce türü yaşamdan silmek nasıl bir başarıdır?
Bir yandan bu aptalca zaferleri kazanırken, diğer yandan da doğa karşısında her geçen gün küçülüyor insan. Düzelterek söyleyecek olursak, insan, doğa karşısındaki küçüklüğünün farkına varmaya başlıyor. Küstah bilim, yavaş yavaş şaşkın bir mütevaziliğe bürünüyor. İşte bu, modern insan denilen aciz yaratık için sonu gelmez bir parçalanmadır. Kesinlikler çağını geride bırakırken, varlığımızın kutsal ya da zorunlu değil, tesadüfi olduğunu, DNA'nın doğumunun, trilyonlarca olasılıktan sadece biri olduğunu görüyoruz. Elbette gözümüz yettiğince. 13 milyar yaşında (yani genç!) olduğu kabul edilen bir evrende biz neyiz? Dünyanın 3,7 milyar yıllık geçmişinde bir noktayız. (1) 35 bin yıl önceki mağara resimlerinin yanında, bizim yazıyla başlayan tarihimiz devede kulak (tamam, biraz büyük kulaklı bir deve düşünün). Kişisel geçmişimizi ve şimdiki zamanımızı bile toparlayamıyorken, derin zaman bize ne ifade edebilir?
Yerin 3 km altında varlığını sürdüren bakteriyle kıyaslanınca, doğa üzerindeki hükmümüz masala dönüşüyor. Onlar dinazorlardan önce de orada yaşamayı sürdürüyordu. Biz ise ilk nükleer savaşla, kıymetli iktidarımızı hamamböceklerine devredeceğiz. Onlar ölmeyecek, evrimde yarattığımız göreli kesintiyi kaldırmakta rol alacaklar.
Heyhat! Nereden nereye! Evrenin merkeziyken, şimdi onun sonsuzluğuna ikna olmak üzereyiz. (Hubble'in teleskoplarıyla, 200 bin ışık yılı büyüklüğünde bir evrenimiz olduğunu öğrenmiştik. Ve bu evrenin sınırlarının bizden hızla uzaklaştığını. Hawking ise bu evrene bir başlangıç ve bir son uygun görmüştü.) Bilmek, önce haddimizi bilmek oluyor.
Şimdiki zaman kipinde düşünmeyi sürdürecek olursak... Artık, Euklides geometrisinin evrende hükmünü yitirdiğini herkes kabul edebilir. Aynı bilim, şimdi önümüze 10 boyutlu evrenler sunuyor. Çünkü üç boyutla, kara delikleri, kara maddeleri anlamamız mümkün görünmüyor. Kendimize yeni bir evren tanımı arıyoruz. Kozmolojinin seyrine koşut olarak fizikte de kuantum alemi, klasik bilimin köklerine dinamit döşüyor. Hatta bu iki yönlu derinleşmenin artık sıkıcı bir serüvene dönüştüğü söylenebilir. Bilim, yeni bir model oluşturamıyor. Einstein'in, saniyede 300 bin km hıza ulaştığımızda teorik olarak zaman içinde yol alabileceğimizi ortaya koymasından bu yana ciddi bir şoka girmiş değiliz. (2) Belki ikiz kuarklar bu şoka vesile olur.
Bu serüven dizisi gerçekten sıkıcı bir hal aldı ve sonunu beklemeye tahammül etmek zor.
YİTİK ZAMANIN İZİNDE DOĞUYA VE BATIYA DOĞRU
Muri son İstanbul yolculuğundan döndüğünde "sizinkiler Avrupa'yı yakalama işini abartıp Atlantik'e düşecekler" demişti. "Neden" diye sorduğumda, birçok ekonomik ve sosyal verinin yanına iliştirdiği şu tuhaf şeyi söyledi; "trafik ışıklarının saniyelendirilmesini ben başka bir Avrupa ülkesinde görmemiştim." Benim için de Atina Metrosu'ndaki dakika sistemi önemliydi. Yerin altında beklemek, yerin üstünde beklemekten daha sıkıcı oluyor. Bu sabırsızlığa karşılık, metronun kaç dakika sonra geleceğini yazan ışıklı tabelalar var her durakta. Saatlerin ve kronometrelerin hayatimizdaki rolü yollarla sınırlı değil. Çoğumuz bir kelepçe gibi kolumuzda taşıyoruz. Biyolojik saatimizi ve kaçta yattığımızı umursamayan iğrenç sesli masa saatlerini de ekleyelim. Ve konuya ısınmamıza yardımcı olacak son bir anektod. Bir kısa film senaryosu özeti.
Kahramanımız boyacıdır ve son işi eski bir saat kulesinin iç duvarlarını boyamaktır. Üç günde bir saati kuran görevli ona nereleri boyayacağını gösterir ve gider. Meraklı kahramanımız bu büyük saatin içini görmek ister ve yukarı çıkıp, saatin çarklarının olduğu odanın kapısını açar. Girer girmez ayağı kayar ve düşer. Kapı kapanır. Kapanan kapı, sadece dışardan açılabilen türden bir demir kapıdır (kasapların buzdolapları gibi). Bir iki zorlar ve kapıyı açamaz. Artık saatin içindedir. Her tarafı kapalı odada, saniye çubuğunun her hareketi, gürültüyle kahramanımızın içine işler. Kapıyla uğraşmayı bırakan boyacı, artık dayanamayacak bir halde çarkları durdurmaya çalışır nafile bir çabayla. Başaramaz. Çarkların işlemesini durduramaz. Her saniyeyi çıldırtıcı bir şekilde hisseder. Kulaklarına sokulan bir çivi gibi. Teker teker her saniyeyi. Derken kamera saat kulesinin görevlisine döner. Görevli, çarkların olduğu odanın kapısını açar. Boyacının cesediyle karşılaşır. Görevli icin aradan sadece 3 gün geçmiştir. Seyirci için bir-iki saniye. Peki ya boyacı için?
Bu anektod gerçekten son; saniyelerin önemini çözmüş olacaklar ki İstanbul polisinin terörle mücadele şubesinde bundan bir işkence üretmeyi akıl etmişler. Bodrum katlarındaki işkencehanede 8 gün boyunca aynı faşist şarkıyı yüksek sesle dinletmişlerdi. Şarkı bitip de yeniden çalana kadar arada geçen bir kaç saniyede nefes almaya çalışırdınız. Ve ardından gelen ilk melodiyle tekrar suyun dibindeki çırpınış başlar. Dilinizi koruyan bir ağzınız, gözlerinizi örten gözkapaklarınız vardır ama kulak tecavüz edilmeye en müsait duyu organıdır. İlk defa orada, kesin olarak anladım saniyelerin önemini.
Yahudi-hristiyan düşünce sisteminin bir ürünü olan zaman oku, genel batı düşüncelerinin temel ontolojik altyapısını oluşturdu. Nihayet termodinamiğin ikinci yasasıyla birlikte bu kavram bilim dünyasının da gözbebeği haline geldi. Ok, eğile büküle spiral bir hal alsa da iki nokta arasındaki hareketini sürdürdü. Zorunluluk ve ilerleme kavramları, varlığın bu iki ayağı, yani uzay ve zamanın sabit değişkenlikleri üzerinde can buldu. Çünkü bu ok geri dönüşsüz bir şeydi. Zaman okuna Euklides'in geometrisi eşlik etti. 20. yy'a kadar böyle kör-topal geldik. Bilim ve bilimci felsefe kendisiyle savaşan bir şizofren halini aldığında, batının hegemonik düşünce sistemi kendini tümden bir krizin ortasında buluyordu.
Ama aynı zamanda tersinden bir süreç işlemeye başladı. Önsezilere dayanan ilk kozmolojiler, ilk zaman teorileri, ilk ontolojiler daha da sevimli ve sıcak görünmeye başladı. Önsezilere dayalı düşünme biçimi günah olmaktan çıkmaya basladı daha önemlisi. Eğer yapılan şey bir senaryo oluşturmaksa, o senaryoyu yazanın bir bilim adamı olması, senaryonun kurgulara dayalı bir gövdesi olduğu gerçeğini örtmüyor. İşte bunu hepimiz yapabiliriz. Hiç kimseden izin almadan.
Bir soru artık telaffuz edilmeyi hakediyor; fiziksel ve öznel zamanlarımızın buluşabileceği bir yer tasarlayabilir miyiz?
Fiziksel zamanımızı 7 ayrı hareket içinde kuruyoruz. Bunların en küçüğü olan dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşünü (yani bir günümüzü) parçalamak ve bu hareketlerin sayısını artırmak da bizim becerimiz (saatin bir kilise keşfi olduğunu hatırlayalım). Zaman sürekli parçalanıyor, saniyeler önem kazanıyor ve daha hızlı bir şeye dönüşüyor. O saniyeler, aslında hiç vakıf olmadığımız, galaksimizin ve evrenimizin hareketiyle varediliyor. Bunlar fizikçilerin ilgi konuları. Ama bir de bizim zamanı algılayışımız var. Saniyede binlerce resmin gözlerimizin önünden geçtiği rüyalarda zaman çizgisinin neresinde duruyoruz, hiç düşündünüz mü? Yeniden yaşar gibi şiddetli bir sarsıntıyla anımsadığımız olaylarda peki? Yani hatırlama fonksiyonumuz devredeyken. Esrar içince insan alışılmış zaman kavramını neden kaybeder? Bunlar, zamanın çizgiselliğine yöneltilen kuşku ve inançsızlık dolu sorular. Şimdiki zamanın tanımlanamazlığı, sorunun en yalın ifadesidir. Çizgisel zamanı başımıza saran ibranilerin dilinde şimdiki zamanın olmamasını görmezden gelelim. Geçmiş ve gelecek arasında durduğumuz yer sadece bir nokta mıdır? Bilim, ölçtüğü zamanı neden tanımlayamıyor? Şimdiki zamanın varlığını biz biliyoruz. Bunun çoğunlukla bir nokta olmadığını da. Özellikle şimdiki zaman ölçülebilir değildir, bize özgüdür. İşte zaman konusunda bütün alışılmış yargılarımızın en kolay kırıldığı yer de burasıdır.
Kader, Zamanın Evlatları ve Dharma... Başka Bir Form
Şimdi tekrar soralım; zaman bir mutlaklık mıdır? Yoksa hareketle birlikte varolabilen bir akışkanlık mı? Ve soruyu başka bir yerden soralım; zaman canlı bir varlık olabilir mi? Yunan mitolojisinde Zeus'un babası olan Kronos gibi bir canlı. Evrenin çok boyutlu olması gibi çok boyutlu bir canlı... Biz o canlı varlığın değişik boyutlarında mı hareket ediyoruz? Yani Einstein'in yaklaşımını tersinden kurarak bakalım; zaman evrenin bir boyutu değil de evren zamanın bir boyutu olabilir mi?
Sessiz sakin geçirdiğimiz o yılbaşı gecesinde Ayşe bana islamın zaman anlayışından ilginç bir yaklaşımı anlattığında karar vermiştim bu yazıyı yazmaya. Bu ilginç yaklaşımın odağında kader kavramı yatıyor. Sadece büyük dinlerin kader kavramına değil, onunla özdeş olduğunu düşündüğüm bilimsel determinizme de hiçbir zaman tahammül edemedim. Ama itiraf etmeliyim ki ilk defa o gece, iç bütünlüğü bu kadar sağlam bir kader yorumu dinledim. Ve sanırım çoğumuz gibi benim de zihnimde tartışmasız bir alışkanlık olarak oturmuş olan zaman kavramının ilk sarsıntısı o gece gerçekleşti. Bütün tefsir tartışmalarını görmezden gelerek, kader kavramını bir bütünsel belirlenmişlik olarak kabul edelim. Buna göre insanların geçmişi ve geleceği, onlar doğmadan önce yazılmış ve bilgisi mevcut gelişmelerdir. Çizgisel zamana karşılık olarak bunu türkçedeki eşanlamlı deyimiyle alınyazısı, yani o çizgilerin anlamlı olarak biçimlendirilmiş hali kabul edebiliriz. Kıyamete kadar sürecek yaratılmış zaman içinde, insanların neler yapacaklarının ve neler yaşayacaklarının biliniyor olması nasıl bir durum doğurabilir? Önünüzdeki hayatı yaşamak, kaçamayacağınız bir görevdir. Ne yaparsanız yapın, kaderin dediği olacak. O zaman yapacağınız şeyin ne anlamı var ki! İbadetlerinizi yerine getirir ve sunulan yaşamı sorgulamaktan uzak durursunuz. Çünkü asıl yaşam öte taraftadır. Çünkü yapacağınız herşey, aslında bir iradenin tezahürü değil, bilgisi mevcut bir durumun prosedür gereği gerçekleşmesidir. Yaşanmış bir olayın tiyatro temsili gibi.
Öyleyse zaman, yaratılmış birşey olarak kalmıyor, değişim ve hareket kavramlarının da dışına çıkıyor. Bizim ancak hareketle algılayıp yorumladığımız zaman, bu durumda hareketten bağımsız olarak varolabiliyor. Akan o değil, biziz. Geçen o değil, biz. Tıpkı Einstein'in o saf kondüktöre söylediğinin tersinmesi gibi; "Oxford bu trene kaçta varacak?" Hareket eden tren mi, Oxford mu? Zaman orada duruyor ve biz hareket ediyoruz.
Arap islamı ile hinduizmin ve İran zerdüştlüğünün izlerini bünyesinde birleştiren tasavvuf ise apayrı bir mecra açarak hareketi mutlaklaştıran Herakletios ile buluşur. Onun 'logos' kavramı içinde zaman bir dama oyuncusudur. 'Alem her an yıkılıp yeniden kurulmadadır" sözü, "panda re (herşey akar)" diyen Herakletios'a selam gibidir. Tasavvufçular için zaman zihinsel bir olgudur. "Gelecek hiçbir vakit tahakkuk etmez. İçinde bulunduğumuz zaman ise geçmişe akıp gitmededir" (3) Aslolan andır. Ve an, sadece mutlak varlığın, yani tanrının uzaya, yani gölge ve göreli varlığa yansımasıdır. Çünkü tasavvufta sadece zaman değil, mekan da (yani bir bütün olarak varlık) sadece mutlak varlığın yansıması olarak vardır. 'Kendinde şey' olarak yoktur. Tasavvufta evrenin doğuşu gibi bir sorun da yoktur. O tanrıdan ayrı bir şey değildir zaten. Ezelidir. Tam da bu özelliğiyle tasavvuf, islamın dışında ayrı bir çehre kazanmakta ve panteizmin bir parçası olmaktadır. Yani yaratılan herşey, özellikle de insan (çünkü ona tanrının varlığını, bu varlığın görünüş biçimleri olan sıfatlarını bilme ve anlama özelliği verilmiştir) tanrının bir parçası, varoluş biçimi olduğu için kutsaldır. Herşeyin kutsal olması, din kavramının zıddına dönüşmesi gibidir. Ama zaman kavramına bakan başka bir penceresi daha vardır tasavvufun. Hinduizmin dharma'sını islama uyarlama olan sulük, tasavvufun derin zamanıdır. Bu arada belirtmek gerekir ki tasavvuftaki mutlak varlık, hintlilerin brahma kavramıyla örtüşür. Herakletios'ta logos kavramının benzeri bir misyonu üstlendiğini görürüz. Yazının bu parçasını kaleme alırken, Reha Çamuroğlu'nun "Dönüyordu" adlı kitabından mahrum olmak büyük bir eksiklik. Yine de yanlış laf etmekten korkmayarak söyleyebileceğimiz şeyler var. Manevi yolculuk olarak tanımlayabileceğimiz sulük, bir dairedir. Mutlak varlıkla başlayan daire, insanın maddi yolculuğuyla yarılanır. Buraya kadar sözkonusu olan, insanı önceleyen maddi süreçlerdir. Bu süreçler, hinduizmdeki tanrının (Vişnu) bedenlenişlerine tekabül eder. Hinduizmde en son Krişna bedenlenişiyle gelen tanrı, insanöncesi bedenlenişlerle de gelmiş kabul edilir. Onu değişik hayvan figürleriyle de resmederler (hinduizm, panteizmin ilk örneklerindendir). Çemberin diğer yarısı, insanın tabiattan kurtulup mutlak varlığa ulaşma sürecidir. Yine hindu ve buda inancında olduğu gibi, bu sürece girmediğinde insan, tabii ömrünü tekrarlayıp durur. Bu asıl yolculuğun değişik aşamalarını özetlemek mümkün. Birincisi, iyi ve kötünün, imanın ve küfrün, hayrın ve şerrin, yani hayatı kaplayan zıtlıkların, her iki yanıyla tanrıdan geldiğini, onun bir görüngüsü olduğunu kabullenmek. Yani zıtların birliği ve tanrıdan geldiği ilkesi. İkincisi, iyi ya da kötü olarak görünen bu şeylere kayıtsızlaşmak. Yani yokluk alemine geçmek. İşte bu aşamadan sonra, kul, tanrı, yaratış gibi kavramlar ortadan kalkar. Tanrıyla bütünleşme, onunla bir olma süreci başlar. Bu süreçlerin aracısı, bilgi ya da aşk olabilir. Yolculuk başladığı yerde nihayetlenir, mutlak varlığa ulaşmayla son bulur (sanki Hegel'den sözediyoruz değil mi...) Tasavvufun insanı mikrokosmos olarak görmesi ve onu anlamanın makrokosmosu anlamak olacağı düşüncesi buradan kaynak almış olsa gerek. Aynı düşüncenin Herakletios'un temel yaklaşımları arasında yeraldığını hatırlamak gerekiyor. "Bütünle bütün olmayan, birlik olanla ikilik olan, anlaşma ve anlaşmazlık, bütün şeylerden bir şey ve bir şeyden bütün şeyler logos'ta birleşirler (Doğa adlı kitabından).
Tasavvufa benzer bir yaklaşım taşıyan budizmin, zamanın nesnelliğine yönelik kuşkusunu ve onun bir yanılsama olduğu fikrini paylaşmasanız bile (ki yazıyı okuyunca sıkı bir diyalektik materyalist olan Bayram'ın tercihi paylaşmak olmuştur) zamanın yapısına ilişkin klasik ve sorgulanmayan anlayışı yeniden düşünmelisiniz.
Başımızı süper teleskoplardan ve elektronik mikroskoplardan kaldırıp doğuya çevirmek gibi bir seçeneğimiz de var. Belki de doğu sözkonusu olduğunda bunu söylemek yeterlidir. Ve belki de bundan fazlasını yazmakla hata etmişizdir. Çünkü bundan fazlası gerçekten başka bir yazıyla mümkün. Çünkü şu ana kadar geçerli olan eleştiri ve yadsıma tarzı da dahil, önceliklerin ve kavramların değiştiği, bütün mantığın yeniden kurulacağı bir alana geçmiş oluruz.
Kesinliklerin hakimiyetini yitirişi, varlığın temel kategorileri olan uzay ve zamanın parçalanması, yekpare ve uyumlu görünümünü yitirmesi, ilk bakışta kişisel bir intihar girişimiyle çok alakasız görünüyor. Ama yukarıda açtığımız şekilde bir yokoluş tutkusuyla ilişkilerini görmek zor değil (yine de bu ipuçlarını bağlamak okuyucuya bırakılacaktır). Diğer yandan, kişisel intihar olaylarının grafiği de hızla yükseliyor olsa gerek. Bir cennet ya da ütopya beklentisinin en dipte olduğu bu çağda... "Yaşamak, çünkü ağır bastığından..." diyordu Nazım Hikmet. Hayat ağırlığını yitiriyor, hiçleşiyor. Ölümdeki gizemin bir tutkuya dönüşmesi bu açıdan çok anlamsız değil.
İnsanların büyük çoğunluğunun varlığını sorgulamadığına inanıyor musunuz? Modern yaşam, var gücüyle bu soruyu ötelemeye çabalıyor. İntihar grafiklerini biraz da bunun verisi olarak okuyabiliriz. Herkesin, neden yaşadığı sorusuna bir cevap vermeye ihtiyacı var. Bu cevabın yokluğu, insanın varlığındaki bütünlüğü ortadan kaldırmaya yetiyor. Veysel, şizofren arkadaşını götürdüğü psikoloğun anlattıklarını şaşkınlıkla aktarıyor; "bize göre onlar deli gibi görünse de biz onlardan oldukça geri bir durumdayız. Sorun, onların duyarlılık ve algılama seviyesinin bizimkinden çok yüksek olmasında" diyor. 30'lu yaşlardan sonra başlayan şizofreni vak'alarına pek rastlanmıyormuş. Bunu duyunca, daha kaç yıl atlatmak gerektiğini hesaplıyoruz hemen. En azından birkaç yıl daha bizi kuşatan toplumsal saçmalıklarla uzlaşmak, hayatın boktanlığına göz yummak var önümüzde. Bunu söylediğimizde yöneltilecek siyasal itirazları tahmin etmek zor değil. "Aslında hayat boktan değil, kapitalizm onu boktan hale getiriyor" şeklindeki itiraz, içlerinde en sevimlisi olacak. "Hayat mis gibi, siz gerizekalı yoksullar onu yaşamayı bilmiyorsunuz" diyen Chigago çocuklarına kadar gidecek iş. (Bunu söyleyenleri öldürmek gerektiğini biliyorum. Fakat şimdilik onları bir tarafa bırakalım, çünkü bu konu da çok berrak değil. Aynı şeyi tekrarlayan gerizekalı yoksullar gerçekten de fazlasıyla mevcut.)
Bütün siyasal itirazları toplayalım ve bir kefeye koyalım. Onlar bizim için ne ifade ediyor diye sormadan önce, biz onlar için ne ifade ediyoruz diye soralım. Oldukça anlamsız, propaganda yapılması gereken nesnelerden başka birşey değiliz. Siyaseti, bizim de bir parçası olduğumuzu varsaydıkları toplum için yapıyorlar.
"Kimse benimle bir sözleşme imzalamadı bay Rousseau
yasalarınızla giyotinde tanıştım
hakkınız var, böyle güleryüzlü bir cellatla
daha önce hiç karşılaşmamıştım"
Üstadın dediği gibi bir toplumsal sözleşme imzaladığımız varsayımıyla çektiklerimiz yetmiyormuş gibi, bir de bizi güdecek çobanlar arasında tercih yapmak zorunda bırakılıyoruz. Bazı insaflı siyasetçiler (proletarya diktatörlüğü dedikleri) bir süre sonra, ağılı biz koyunlara bırakmayı bile vaadediyorlar. İşin garibi, koyunların çoğunluğu, kendilerine en kötü davranan çobanları tercih ediyor ve biz de sanki bu ağılda kalmak için sözleşme imzalamış gibi başka yol düşünemiyoruz.
Ve yokoluş tutkusuna koşut, hatta yumurta-tavuk misali, hayatın boktanlığından bir insanlık tarihi yazılıyor.
ya da... yokoluş tutkusuna karşı hayat için dövüşmek
Çoğunlukla, bizi kuşatan bu çelişkiler içinde yaşamanın bir şans olduğunu düşünüyorum. Toplumsal saçmalıklar ve boktan hayat olmasaydı, yaşamak için başka ne gerekçe bulabilirdik ki? İşte onlar var ve bizim de bir gerekçemiz var yaşayabilmek için; dövüşmek ve isyan etmek. Başka ne soluk alıp vermeyi katlanılır kılabilir? Beni böylesine şaşırtan bir çağa tesadüf ettiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Mutluluğun, doğruluğun ve güzelliğin ellerinde kurulan bir çağ bu kadar şaşırtıcı olamazdı. Öyle ki bizden sonraki kuşağın daha şaşkınlık verici şeyler yaşayacağıyla bile ilgilenemiyorum. Henüz 70 yıl ortalamasında bir şansım var bu gezegende kalabilmek için. Zaten bir gün çekip gitmek zorunda kalacağım, neden intihar edeyim? Beni bekleyen başka bir yaşamın varlığına da inanmıyorsam eğer, buradaki o sınırlı zamanı neden korkularımla başbaşa geçireyim? Neden bir şarap fıçısında geçireyim? Yapabileceğim en anlamlı iş, gözlerimde kocaman sorularla bakabilmek dünyaya. Olduğu yerde kalakalmış bir aptal gibi değil ama. Sorularımla birlikte dövüşebilmek o dünyanın rezil haliyle. Sefalet içinde de olsa dövüşmek. Yorularak, acı çekerek, güneşsiz ve insansız beyaz odalarda çürüyerek, namluların nişangahında son fotoğrafı çektirerek... Bu tuhaf bir denklem; ama bedeniniz yaralandıkça, acı çektikçe, ruhunuz soluk alabiliyor. Ve dışardaki savaşlardan kendini ayırması için korkularıyla ördüğü evlerde ve kaçarak saklandığı şarap fıçılarında tutsak olduğunu anlamaması mümkün değil insanın.
İnsan ölümü kabullenemiyor. Ölümsüzlüğü hayal ettikçe yokoluşa daha sıkı bağlanıyor. Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına kocaman harflerle "her canlı ölümü tadacaktır" ayeti yazıldığında kopan gürültüyü hatırlayın. Herhalde o yazı oradan silindi artık. Ama (nedense hep aklımızdan çıkıveren o lanet olası bilgiyi) hatırlamakta fayda var. Siz bu yazıyı okurken ömrünüz akmaya devam ediyor, en değerli hazineniz tükeniyor. Eğer ölümsüzlükten medet umuyorsanız, Lokman Hekim'in o formülü kaybettiğini belirtelim. Gen haritamızın çıkarılmasından da fazla ümitlenmeyin. Klon koyun Dolly'nin ani ölümünden kimse size bahsetmediyse bir sebebi var. Hayatın akıldışılığı karşısında kekemeye dönmüş sanatın sizi ölümsüzleştirmeye güç yetirebileceği de su götürür. Ve bunların dışında herşeyin, sımsıkı tuttuğunuz avucunuzdaki kum taneleri gibi kumsaldaki diğer kumlara karışacağını zaten biliyorsunuz. Siz daha sıkı tutmaya çalıştıkça daha hızlı gidecekler. Ölümün varlığını ve kaçınılmazlığını kabul edelim. Çünkü ölümün kaçınılmazlığından kaçmaya çalıştıkça bir yokoluş tutkusu içinde buluyoruz kendimizi. Boktan bir hayatın nerede başladığını biliyoruz üstelik. Sırtımıza birilerinin basmasına boyun eğmekle ya da oyundaki diğer role soyunmakla başlıyor. Akla ve hele ki kalbe düşman bir dünyaya korkularımızla eyvallah dediğimizde başlıyor. İçimizdeki alçak heriften başlayıp aile kurumuna, televizyonlara, matematik sınavlarına, tanklara, çek defterlerine, seçim sandıklarına, strateji hesaplarına uzanan ve sistem dediğimiz o tuhaf yaratık, bize "evet" deme hakkı tanıyor.
İsyan ise bizim "hayır" deme hakkımızdır. Umuttansa iradeyi tercih etmektir. Devrim gibi geleceğe ertelenmiş bir özgürleşmeyi değil -burada ve şimdi- sınırları dövmektir. İsyancı ruhlar da zaman kavramıyla oynanan oyunları kırdıkça kendini bulur. An'ı yaşamak denilen şey, isyancıyla hedonistin literatüründe ayrı anlamlar taşır. Ve isyancının an'ı yaşayışı, genellikle, tezat biçimde mazoşizm gibi görünür. Bu boktan dünyada, yüreğinin "hayır" dediği her durumda bu sözü sese, ete-kemiğe büründürmesinin bir bedeli vardır. Ve bitmek bilmez hesaplaşmalar silsilesiyle o bedeli (önünüze konan oyuncakları iterek) o bedeli tercih etmeniz gerekir. Eğer yeryüzünü saran acılarla buluşamıyorsa insan, oyuncaklar dünyasından isyanın dünyasına geçmemiş demektir. Hayat ve yokoluş ilişkisindeki illüzyonun bir diğer boyutu da burada karşımıza çıkar. Yokoluşa duyulan tutku, oyuncakların verdiği mutlulukla yaşar. Hayata duyulan tutku ise gerçeğin sunduğu acılarla.
"Daha yavuz bir belge var mıdır ha
gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden" (4)
Şubat 2005
Atina
Ziyadesiyle yararlanılan ve bilgi çalınan kaynaklar:
-Zamanların Sonu Üzerine, YKY
-Aklın İsyanı, Alan Woods
-Mevlana Celaleddin, A. Gölpınarlı
Dipnotlar:
1
Metan, amonyak ve su buharının morötesi güneş ışınlarıyla izdivacından doğan aminoasitler... İşte ilk atalarımız. Ve bu yaşamın üretilmesi, laboratuvar ortamında başarılmadığı sürece (ki bu da mümkünün sınırındadır) gezegenimizin bu haliyle mümkün değildir.
2
E=mc2 şu demektir; bir gram maddede içerilen enerji, 2000 ton petrolün yakılmasıyla elde edilen enerjiye eşittir. Aslında yazının başındaki felaketten bahsettiğimizin farkında mısınız? Nükleer silahlar, bu bilginin bir uygulaması sadece.
3
Mevlana Celaleddin, Abdulbaki Gölpınarlı, 6. basim, sayfa 157
4
Yort Savul, Ece Ayhan
DEMAGOGLAR CENNETİNDE SİNİRLERE HAKİM OLMAK...
...yüksek mevkilerde dönen dolaplara biraz burnumuzu sokacağız şimdi.
O gece gerçekleştirilen MGK toplantısı üzerine farkındaysanız pek yorum yapılmıyor. OYAK, AB, TSK, dönüşüm vs. gibi bir sürü sözcüğü içeren uzun cümleler kurmadan önce belirtmek gerekir ki herifler 7,5 saat boyunca bizi yakinen ilgilendiren mevzularda aşık attılar. Reel ya da yüksek politika dedikleri zanaat bizim kaç kuruşa satılacağımızın bahsinden başka bir şey değil. Bu yüksek mevkilerde dönen dolaplara biraz burnumuzu sokacağız şimdi.
Türkiye kendine has özellikleri olan ve kapitalizmin genel karakteriyle ilgili açılımlara bunları ekleyerek anlayabileceğimiz bir ülke. Ben bu karakteristiklerin en önemlilerinden birinin memleketin demagog cenneti olması olduğu kanısındayım. Entellektüalite çok tuhaf bir dağılıma sahiptir coğrafyamızda ve bir şeyin görünüşü ile içeriği arasında buradaki kadar absürd tezatlıklar hiçbir yerde yakalanamaz.
Bunun politik cenahtaki yansıması ise olağandır ki popülizm olmaktadır. Neoliberal züppelerin diline dolayıp durduğu bu kavramı sevmeyiz ve kullanmaktan kaçınırız genellikle ama şimdi bu kaygıyı bir tarafa bırakmak gerek. O kavramı ve karşısında duran diğer kavramı, elitizmi iyice dile dolamanın zamanıdır.
Nisan ayı olağan MGK toplantısı pek de olağan geçmedi. Geçmedi ve sanıldığından çok farklı nedenlerle devletin zirvesinde yaşanan gerilim kapının ardına yansıtılmadı.
Kapının ardında neyin kavgası verildi? Türkiye'deki iktidar şekillenmesinin (ya da piramidinin diyelim) kim tarafından belirleneceğinin kavgalarına bir yenisi daha eklendi sadece. MGK öncesinde AB'nin TSK faktörünü tartışmaya açmasının nedeni de buydu. Evet, tartışma generaller, cumhurbaşkanı ve yeni statükonun temsiline yönelen AKP arasında cereyan ediyor. AKP'nin yerinde ANAP olsaydı (ki AB'nin hristiyan demokratlara biçtiği misyonu Türkiye'de AKP'den önce ANAP sürdürüyordu) belki de tartışma çoktan kapanmıştı ama ordu, sorunu rejim krizi olarak yansıtarak eski statükoyu sürdürmeye çabalıyor. Büyük sermaye ise ordu ile İslamcılar arasında sıkışmış durumda. Uzun vadeli çıkarları İslamcılarla birlikte yürümeyi gerektiriyor ama meselenin bir de OYAK cephesi var. OYAK, Humeyni öncesi İran'ını çağrıştıran bir kuruluş. Pehlevi'nin ordusu da OYAK türü bir ekonomik devin çatısı altındaydı. Şu an itibariyle Türkiye ekonomisinin en dinamik kuruluşu olan OYAK ordunun liberalizme ve AB'ye uyumunu sağlayan bir faktör. Dolayısıyla pek de uzlaşmaz bir tablo yok ordu ile AB arasında. Ve ortada olan, bu dönüşümün yaşanacağı. Dolayısıyla kavganın kaynağını başka yerde aramalı. Orası da bu dönüşümü kimin sırtlayacağı ve piramidin tepesine kimin oturacağı.
Manzarada dış faktörün fazla silik kaldığını görmemek mümkün değil. Özellikle ABD'nin bu didişmelerde ne gibi senaryolar işlettiğini ayrıca değerlendirmek gerek. Ama şimdilik içerideki durumun sosyolojik yansımalarına bakıp haftalığımızı kapatalım.
Üçüncü reform paketiyle anayasamız ve yasalarımız müreffeh ve muasır medeniyetler mertebesine yükseltilecek ya? İşte AB'ye girmeli mi girmemeli mi geyiğine kapılmamızı sağlayan da bu yükselme isteği ya? Biz buna gelelim.
Ordu da siyasetçiler diye anılan asalak zümre de sermaye de toplumsal politika alanına rücu etme tevazuunda bulunmadı Türkiye'de. Çünkü daha basit çözümler işlerliğini yitirmedi; darbeler, olağan baskı halleri vs. Çünkü toplumun en yüksek örgütlenmesi olarak anılan bu mekanizma, toplumdan epey yüksek bir yerde inşa edilerek onu kendisine tabi kılma özelliği kazanmıştı zaten.
Hal böyleyken devlet denilen mekanizma ile toplum arasındaki duvarlardan birkaçının yıkılması iyi bir şey olarak görünebilir gözümüze. Yani 'evet, girelim şu AB'ye de demokrasi neymiş görelim' demek buraya kadar önümüze çıkan tabloya verilecek en doğal tepkilerden biri olarak görünebilir. Ama kazın ayağı pek de öyle değil. AB ile birlikte bizi neyin beklediğine ilişkin kurulan hayal balonlarına birkaç iğne uzatmak yeterli olacak.
...şimdi yakın plandaki bazı taşların dizilişini görmek gerekli.
AB masalları ne zaman inandırıcılığını yitirecek? Herhalde içine girildiği zaman. Ve kendi topraklarının enerjisine dayanmayan bir toplumsal dönüşüm projesinin ucubeliğini bir kere daha yaşamak durumunda kalacağız.
Ama şimdi yakın plandaki bazı taşların dizilişini görmek gerekli. Çünkü bunlar gizli oyunların taşları ve genel geçer söylemlerimize pek sığacak gibi değiller.
Ordu ve AKP arasında AB üzerinden cereyan eden bir gerilimden bahsetmiştik. Buna bir de Irak'ın yeniden yapılanma sürecinde Kürtlerin (Talabani ve Barzani'nin) rolünü ekleyelim. Talabani, sömürge valisi Garner'ın gözdesi durumunda. Musul ve Kerkük'te TC'nin Türkmen azınlık üzerinden politika yürütme strateji pek rasyonel durmuyor. Ve orada bir şeyler yapmak lazım. Peki kiminle? İşte bu akla ziyan bir yanıtı gündeme getiriyor. Başka bir yanıt yok. Denize düşen yılana sarılır. Tahmin ediyorsunuzdur yanıtı.
Bingöl'de 1 Mayıs günü (yani depremin daha birinci sabahı) gerçekleşen gösterileri nasıl yorumluyorsunuz bilmiyorum. İlk bakışta Gazi direnişini anımsatıyor. Ama en çok asker-polis farkının açığa çıkmasıyla. Halk polise saldırıyor ve araya asker giriyor. Bir subay polis tokatlıyor. İki general olay mahalline gelip halkı yatıştırıyor ve emniyet müdürü görevden alınıyor. Sonra kurtarma çalışmalarında TSK birimleri herkesi (AKUT falan da dahil) geride bırakarak canla başla rol alıyor. Çok açık bir sonucu var bu durumun; ordu Türkiye'de sosyal bir kuruluştur. Kelimenin bütün yorumlarıyla.
Hemen ardından Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek çıkıp şöyle ifadeler kullanıyor; terör örgütü deprem acısını PAYLAŞACAĞINA bunu politik emellerine alet etmiştir. Şu ifadelere bakar mısınız? Diplomatik içeriğinin nasıl su yüzünde salındığını görüyorsunuzdur umarım. Türkiye'de garip şeyler oluyor. Ordu AB ve AKP tarafından iyice sıkıştırılmışken, birden, akıl almaz bir manevra geliştiriyor. Çünkü AKP gerçekten çok sinsice yürüttü işlerini. O krizden bu krize savrulurken, bir de bakıldı ki ordu, rejim krizi yaratma, muhtıra verme gibi müdahalelerin zamanlamasını kaçırdı. Şimdi ne olacak? Şimdi ilgiyle izlenmesi gereken ABD'nin rolü. ABD Türkiye'yle ilgilenemeyecek durumda. Hatta hiç niyetli değil buna. Türkiye artık Ortadoğu karakolu olabilecek tek seçenek değil. Artık neo klasik sömürge Irak da bu role aday. Ve tam bir diplomatik sıkışma var iki taraf arasında. Karşılıklı bir memnuniyetsizlik hakim. Şimdi Türkiye'de belli ki çok tuhaf şeyler olacak. Dengeler sizlere ömür…
İşte şimdi Türkiye tam bir demagog cenneti! Şu an HABERTÜRK TV'yi izliyorum. Deniz Baykal, Mihri Belli'nin "zinde kuvvetler" hayaliyle dalga geçerek demagoji yapıyor. Troçkist sanırsınız. Genelkurmay Basın Bürosu'na dönmüş bir partinin Genel Başkanı konuşuyor. Habertürk TV'ye konuşuyor. Bir haber sitesiyken, ne oldu bunlara da hem televizyonları hem de gazeteleri oldu? İşte henüz çok az bilinen bir gerçek; sadece IMC okuyanlara… Alamancı Mesut'un Bakırköy Belediye Başkanı eliyle, her hafta bir bond çantayla gönderdiği 400 küsur milyon dolarlar birikince oluyor işte. Ufuk bey kısa yoldan kartelleşmenin peşinde başarılı bir şekilde koşuyor. Alamancı Mesut'un son Kapadokya gezisinde yeralan şahsiyetleri öğrenmeye çalışın. Ama özellikle yengesini öğrenmeye çalışın (abisinin Alaman eşini yani). O zaman bu değirmenin kaynağını da bulmuş olacaksınız. Peki ufuk bey yetindi mi Genel Merkez'den her hafta bir bond çantayla getirilen 400 milyon dolarlarla? Yetinmedi tabi! Mardin'deki genelevin vizite parasına ve kolonya tutma işine de talip oldu. Amerikan askerlerinin cinsel ihtiyaçlarının giderilmesi için çalışmayı birinci vazifesi saydı. O günlerde gazetesinde bas bas bağırdı durdu "açın şu genelevi" diye. Yarım sayfayı bu mevzuya ayırdı her gün. Manken İslamcı solcu koalisyonuna karşı koalisyon kuvvetlerinin gönüllü askeri oldu. Memleketin Fox TV'si oldu bir nevi…
Onursuzluğun ve demagojinin böylesine kol gezdiği bir ülkede sistem karşıtlarının bu kadar nazik olmasını akıl almıyor. Bu da başka bir haftalığa…
http://istanbul.indymedia.org/news/2003/05/1832.php
http://istanbul.indymedia.org/news/2003/05/1833.php
''vatan, vatan olmasına vatan ya...''
Bir anarşist olarak yazıyı söze tercih etmek, bir tür kopyalama olduğundan sorunlu kabul edilebilir. En çarpıcı sözler bile bir kere ağız boşluğundan çıktı mı havada dağılıp kaybolmaya mahkumdurlar o dünyada. Oysa mülteci için sözünü duyacak birilerini bulmak da meseledir. Yazı onun kaçınılmaz yoldaşıdır. O terkettiğinden beri, memleketi aynı dili konuşmuyor olabilir. Onun yazdığı dilde konuşanlar sadece çağdaşı ve yurttaşı (kelimenin sözlük anlamıyla) olanlardır ki genelde onlar da bütün dünyaya dağılmıştırlar. Tabi bu sayede, mülteciliğin yarattığı kişilik yarılmasının, anarşist dünyayı da kapsadığını ifade etmiş oluyorum umarım.
Anarşist genelde vatanındadır ve vatan kavramını reddedebilmek gibi bir dersle yüzyüzedir. Mülteci, adı üzerinde vatanından uzaktır ve bir yanılgının da çoğunluğun sihirli gücüyle iktidar olabilmesi sayesinde, vatan kavramını kabul etmek zorunda kalır.
Benim yolculuğumun enteresan yanı, doğunun batısından, batının doğusuna geçişimden kaynaklı sanırım. Bu bakımdan kendimi şanslı sayıyorum. Frankfurt ya da San Fransisco’nun daha fazla sabır isteyen yerler olduğunu tahmin ediyorum. Atina ile İzmir arasında fazla bir fark yok. O nedenle bitkisel yaşamda geçmiyor ömür; bir adaptasyon olasılığı var.
Doğudan batıya göçen her mülteci için, sınıf merkezli bir sosyolojik algıdan yabancı kimliğini kavrayana kadar geçen bir kayıp zaman var. Meğer biz batıyı tanmazmışız. Ya da hep bir yüzyıl önceki haliyle tanımışız. Herşeyin daha insani olduğu gibi bir önyargımız vardı ve bu ‘insani’ yargısı raşizm gibi bir olguyu kavramamızı engelliyordu. Yabancı olmak, kafanıza vurula vurula ırklar skalasını öğreneceğiniz anlamına gelir. Şimdi, anarşist olmak nerde başlıyor, yabancı olmak nerde başlıyor, bunlar aslında birbirine yakın duraklar mı, karmakarışık. Savaştan can havliyle kaçıp gelmiş Afganın vatansızlık duygusuyla, onun çıkıp geldiği şehirdeki anarşistin vatansızlık duygusu arasında benzerlikler bulmak o kadar da kolay değil heralde. Hele bir de vatanındaki vatansız diğerini bilinçlendirmeye, medenileştirmeye (onu sokağa çıkarma gerekçesiyle de olsa) çalıştığında, kimlikler ve hayat arasındaki zıtlıklara bir yenisi daha katılmış oluyor. Bazı sınırları oluşuyor meselenin. Her sınır gibi bu da kendi yabancılarını üretiyor. Fakat mülteci, anarşist gibi kimlikler, bizim insani bütünlüğümüzün her cephesini kapsamıyor zaten. Adalet, özgürlük gibi sorunlarımızı büyük ölçüde kapsasa da anarşist kimliğinin kendi içinde de çatışmalar içerdiğini unutmamak gerekiyor. Örneğin, anarşist olmanın bir sınıf intiharı gerektirdiğini hiçbirimiz reddetmeyebiliriz. Ama bu durum genel bir karakteristik halini almadıkça, eşitliğin bayraktarlığını yapan anarşistler arasında da toplumsal eşitsizliğin izleri ortadan kalkmış olmayacak. Yani anarşist sıfatını takındığımız zaman her sorun çözümlenmiş olmuyor. Bir sıfat ve kimlik olarak anarşiyle, bir yaşayış biçimi olarak anarşi arasındaki fark burada devreye giriyor. Postmodern çağın kimlikler çöplüğünde yeni bir kostüm mü yoksa davranışlarımız, vicdanımız, ilişkilerimiz için bir ilkeler standartı mı? Burada ve şimdi sorularının cevabı mı yoksa bir teorik metin mi? Çok basit olmayan bir hedefimiz var; hayatımızı şiirleştirebilmemiz lazım. Bizim bütün derdimiz en nihayetinde yaşama sevincinin ölüm korkusuna baskın gelebilmesi. Tarihin, kimliklerin ötesinde, anı ve ruhsal gerçekleşimimizi yaşamamız. Yani kendimiz olmamız. Ve işte bu, gerçekleşmek için uygun bir kültürel ortamın varlığına gerek duyuyor. Sürekli saldırı altında bir benlik, kendisi olamaz. Onun nefes alacağı ve kendisiyle tanışacağı bir barış kültürüne ihtiyacı var. Bu açıdan, anarşi sözcüğünü de öyle zırt pırt meze etmek istemiyorum. Çünkü kimlik savaşlarını bile yitirmiş yalnızlar ordusuna dönüyor insanlık. Varlık ise neden var bilmez kendi. Eskiden proleter dediğimiz şeye artık göçmen diyoruz Avrupa’da. Daha doğrusu; eskiden köle dediğimiz şeye artık yabancı diyoruz. Bu durumda; bizim mülteci nereden kaçıyor, nereye sığınıyor, bir paradoks elbette. Kendi durumumda bu sorunun cevabını vermek zor olmuyor elbette; hücrelerden kaçışın bir yoluydu mültecilik. Ekonomik nedenlerle Türkiye’yi terkedenleri anlamıyordum. Artık ekonomik nedenlerle ya da kültürel nedenlerle gerçekleşen kaçışları da anlayabiliyorum. Edirne’de HÖC’lülerin nasıl linç edildiğini gördüm. Nefes almak gibi bir gerekçeyle de olsa, ordan kaçmak isteyecek herkese hak verebiliyorum. Çok basit bir sorudan dolayı; insan bu kadar güçlü olmak zorunda mı? Herşeyle ve herkesle savaşmak, doğduğu ve yaşadığı sokaklarda kaçak olmak zorunda mı? Eğer kaçak bir yabancıysan, seni kovuyorlar. İçeri tıkmıyorlar. En azından eskiden öyleydi.
isyan notları 3
Yunanistan'da süren kurtarılmış alanlar ve işgaller
Vironos İşgali, Kavala
Batı Selanik Mahalleleri Açık Toplantısı
El Paso Özgür Çocuk Yuvası, Selanik
Delta İşgalevi, Selanik
Libertatia İşgalevi, Selanik
Veterinerlik İşgali, Selanik
Maçangu İgalevi, Volos
Terra İnkognita İşgalevi, Selanik
Prapopulu İşgalevi, Halandri, Atina
Binio İşgalevi, Midilli
Aşağı-Yukarı Patision Özyönetim Lokali, Atina
Struga İşgalevi, Yeni Filadelfia, Atina
Özgür Galaksi İşgalevi, Yeni İzmir, Atina
Ano Petralona İşgalevi, Atina
Lelas Karayanni İşgalevi, Atina
Kıbrıs-Patision Parkı, Atina
Agros, İşgalaltında Özyönetim Parkı, Atina
Lili Kolektifi, Patisia, Atina
Skaramanga-Patision İşgalevi, Atina
Navarinu Özyönetim Parkı, Eksarhia, Atina
Rosa Nera İşgalevi, Hanya, Girit
PİKPA İşgalevi, İraklio, Girit
Evangelizmos İşgalevi, İraklio, Girit
Kaynak: Navarinu Parkı Özyönetim İşgali yayını Kompresör, Haziran 2009
''Günümüz gerçekliğinin çılgın açık denizlerinde yalnız bir yolcu, ''duvarların dışında'' baskı altındaki insan, insanlığın değerleri için diretiyor ve toplumsal bir varlık olarak kabul görmek için mücadele ediyor. Kendini var etmenin ilk anı başkalarının sana biçtiği kaderi reddettiğindir.
Reddin somut bir biçimi olan direniş, isyanın karakteriyle, kendisine paralel bir bilinç-dövüş içinde değişik ifade araçları ve yöntemleri bulacaktır.
Red-direniş-isyan: İlk çember böyle kapanıyor. İsyan eden birey, bir kararla yüzyüze kalıyor. Yalnız kavalye olarak mı devam edecek isyancı redci yoksa dövüştüğü yollarda çok sık karşılaştığı diğer yalnız kavalyelerle, kader arkadaşlarıyla organize buluşmanın yollarını mı arayacak?
Ortak kaderin kavranılması, çarpışmanın gerekleri, çoğu durumda toplu direniş reflekslerini harekete geçireceklerdir.
İsyancı, kendisininkine akraba kavrayış, teorileştirme, eylem ve kişilerle daimi bir buluşma zemini, işbirliği ve ilişkiler düzeyi geliştirecektir.
Böylece, isyancı bireyden, buluşma, ortaklaşma ve kolektife geçmiş oluruz. '' (1)
‘’Biz, isyancı ve devrimci anarşistler henüz gerçekleşmemiş bir şeyden değil, zaten olmakta olan bir şeyden bahsediyoruz. Şu anda olmakta olan muazzam dönüşümlerden bihaber hayalperestler gibi, hayata geri getirmeye çalıştığımız uzak bir modelden bahsetmiyoruz. Biz zamanımızı yaşıyoruz. Biz binyıl sonunun çocuklarıyız, önümüzde gördüğümüz radikal toplum dönüşümünde rol alan aktörleriz.
Yalnızca isyancı mücadelenin mümkün olduğunu düşünmekle kalmıyor, geleneksel direnç biçimlerinin tamamen çözülmesi ile karşı karşıya kalmışken, düşmanın dayattığı şartları kabul edip lobotomi geçirmiş köleler, yakın gelecekte efendimiz olacak enformasyon teknolojisi mekanizmalarındaki önemsiz piyonlar olmak istemiyorsak yönelmemiz gereken durum olduğunu düşünüyoruz
Biz isyancı anarşistleriz
- Çünkü dışlananlarla birlikte, dâhil olanların dayattığı sömürü koşullarını zayıflatmak ve nihai olarak yok etmek için mücadele ediyoruz.
- Çünkü aynı anda her yerde beliren mücadelelerin gelişmelerine katkıda bulunmamızın, onları kitle isyanlarına, yani gerçek devrimlere dönüştürmenin mümkün olduğunu düşünüyoruz.
- Çünkü bilgisayar biliminin yeniden yapılanması sayesinde sınıf hâkimiyeti idarecilerinden başka teknolojik olarak hiç kimsenin işine yaramayan kapitalist dünya düzenini yok etmek istiyoruz.
- Çünkü biz Kapital ve Devlet’in yapıları, bireyleri ve örgütlerine karşı hemen, yıkıcı saldırı taraftarıyız.
- Çünkü şu anda devrimci mücadelenin imkânsız olduğuna inanarak iktidara ödün veren durumlarda olan herkesi yapıcı olarak eleştiriyoruz.
- Çünkü zamanı gelmediği halde beklemek yerine eyleme geçmeye karar verdik.
- Çünkü koşullar dönüşümü mümkün kılana kadar beklemek yerine bu duruma hemen son vermek istiyoruz.
Anarşist, devrimci ve isyancı olmamızın sebepleri bunlardır.’’ (2)
İSYANCI ANARŞİSTLER VE İSYAN SONRASINA DAİR
İsyancı anarşizmden sözetmeye başlarken, yukarıdaki iki alıntının asıl kaynaklardan geldiğini belirtmem gerek. 1995 yılında öldürülen anarşist Kristoforos Marinos'un arkadaşlarınca (Sosyal İncelemeler Enstitüsü) yayınlanan birinci broşürde, ''Bir taşmadan sosyal çatışma durumuna geçiş, ilk bakışta önemsiz görünen tesadüfi bir olayla da gerçekleşebilir'' cümlesi, yıllar sonra gelecek isyanı tarif ediyor gibi. Fakat sanırım yazarlar da Aralık gibi bir gelişmeyi hayal edemezlerdi. Anarşinin Yunanya'da yaşadığı daha eski isyanvari durumlar, mesela 2006 Avrupa Sosyal Forumu sırasında Atina'nın bütün stratejik noktalarına düzenlenen saldırılar, sadece saldırıydı. Adı üstünde saldırı. Aralık daha başka bir durumdu; 'buraya polisi sokmuyoruz diyerek, mekanlar elegeçiriyorduk ve bir özyönetim hareketi oraya yerleşerek, politik saldırıyı isyanla bütünleşen bir örgütlülüğe çeviriyordu. Geri çekilmek yoktu. Vuruyorduk ama kaçmıyorduk. Dönüştürüyorduk. Tabi gerçekliğin olanaklarıyla doğru orantılı bir dönüştürmeden sözediyoruz. Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu veya Lirik Sahnesi işgallerinde olduğu gibi. Birincisinde sınıf politikası etrafında gelişen düşünceler birleştirici unsurken, Liriki'de devrimci sanat tartışılıyor, tartışma sokaktaki tiyatrocuların performans çalışmalarına dönüşüyordu. Özellikle bu sonuncusunu görmezden geldiler. Sanat ve isyan sözlerinin birarada duyulması bile çizdikleri terör tablosunu parçalamak için yeterince kuvvetli bir darbe olabilirdi. Yaşam sevincinin en doğrudan ifadesi olarak sanatın kadife kaplı salonlardan kurtulup sokağa çıkması, isyana giydirilen deli elbisesini de parçalayacaktı. Yıkım-yaratım diyalektiğinin yerine 'kuru ve amaçsız şiddet' olarak isyanı koyma çabaları boşa çıktı. Aralık'ta yıkılanın ve yaratılanın ne olduğunu gizleyemediler. Konfederasyon işgali nasıl iş ilişkilerinin ortadan kalktığı ya da değiştiği anlamına gelmiyorsa, Liriki işgali de sanatın sokaklara, oradan evlere, insanın gündeliğine yayıldığı anlamına gelmiyor. Aralık'tan miras kalan ve gerçek ilişkiler alanına tekabül eden en önemli miras, park işgalleri olsa gerek. Özellikle park işgalleri, toplumsal hayatı yeniden biçimlendirme arzusunun gücünü yansıtmayı başardılar. Önce, belediye tarafından ağaçları kesilen Kipru Parkı'nın işgal edilerek yeniden ağaçlandırılması, ardından otopark olarak kiralanan Navarinu Parkı'nın betonları kırılarak kamulaştırılması ve yeşillendirilmesi, bu alanların yerel dinamikler açısından ortak etkinlik alanlarına dönüşmesine de olanak tanıdı. Bu mekanlar, anlaşılır bir şekilde devlet güçlerinin saldırılarıyla da yüzyüze geldiler.
68'de Paris'ten yayılan virüs, 70'lerin sonlarında devletin baskısıyla sokaklardan çekilip gerilla hareketleri gibi bir netice vererek biçim değiştirmişti. Aralık'ta açığa çıkan sokak dinamiğinin, birkaç ay içinde polisin sokak terörüne dönüşmesinde de benzer tepkilerle karşılaşıldı. Temmuz ayı içinde bir anti-terör polisini öldüren Devrimci Hizip'in açıklaması, isyancı çizginin etkisiyle oluşan bir gerilla hareketini tarifliyordu. Talep yok. Strateji kaos. Ve çevik kuvvete bir uyarı; 'binlerce insana saldırdığınızda, mermilerimizle karşılaşacağınızı aklınızdan çıkarmayın!'
Seattle'la başlayan küresel buluşmalardaki sokak çatışmaları, yeni bir dalgayı işaret eder gibiydi. Diğer yandan solun geri çekilmesi de isyanın yeni yüzyıla başka bir formda gireceğinin habercisiydi. Bazı solcular antiotoriter kırılmalardan geçseler de meselenin doğasına nüfuz edemediler (otoriter doğaları ve politikacılıkları gereği). Sokak çatışmaları, özellikle Avrupa'nın değişik noktalarında isyana dönüşme potansiyelleri olduğunu göstermişti. Özellikle Cenova'da olan buydu. 19. yüzyıl boyunca Avrupa'yı dolaşan barikatlar, artık arkalarına çok daha değişik toplumsal kesimleri de alarak, 21. yüzyılda da varolacaklarını ispat ediyorlar.
İsyancı anarşistlerin Yunanya'da bir sokak hareketine dönüşürken ilham ve ders aldıkları bir tarih var. Devlet-sermaye ikizi karşısında verilen yıkıcı mücadelenin bir ucu Avrupa şehir gerillalarına, diğeri küresel sokak hareketlerine, diğeri anarşistlerin otonom özörgütlülüklerine, ve bir diğeri de sosyal-ekolojist kent tasarımlarına uzanıyordu. 21. yüzyılın devrimciliği, bireyin ahlakına, vicdanına dayandırıyor bütün iradesini. Temel savı da şu; direniş mümkündür. Günceldir ve her yerdedir. Artık başat aktör isyanın kendisidir. Teorik soyutlamalar değil. Sözcükler, adaletsizliğe karşı mevcudiyetin şiirsel saldırısıdır sadece. Yani, 21. yüzyılda devrimcilik bilişsel bir sorun değildir; bilinç taşıyıcı öncülere hiç mi hiç gerek yoktur. Şu an ve burada, eylemsellik, kendini şiirleştirmekten başka birşey istemez.
Herbert Marcuse 'tek boyutlu insan' kavramını ortaya koyarken, heralde bunun RAF'ta nasıl yankılanacağını hayal bile etmemiştir; 'tek boyutlu toplumda yeraltı (illegal) biricik kurtarılmış alandır.' Batı Avrupa'daki şehir gerilla hareketleri (RAF, Action Direct, Yunanistan'daki haliyle 17 Kasım vd.) ardından İtalya'da kitlesel bir yıkım hareketi değilse de ''birçok küçük silahlı propaganda otonomu içeren, eski öncülerin isteseler de kontrol edemeyecekleri çokrenkli bir otonom hareket doğmuştur.''(age) Doğrudan Eylem, Devrimci Hücreler gibi antiotoriter eğilimli gerilla hareketlerini de, Foucoault'nun, Bookchin'in, Guy Debord'nın metinleri yanına ekleyebilecek olmamız ilginçtir. Daha da ilginç olan, özellikle şiddetin sosyolojisi konusunda, birinci gruptakilerin sözlerine daha fazla itibar edildiği gerçeği. Dönemsel olarak bu esin kaynaklarının yarattığı etkileşimin uzağında olmamalarından dolayı kendini sokak üzerinden tanımlayan, antihiyerarşik, antiotoriter, antiseksist, antiraşist kimlikleriyle işgalevlerinde öbekleşen ve basit araçlarla devlete saldıran ağlardan sözediyor olacağız.
İsyan ve Sonrası Yunanistan
Aralık'ta mekan ilişkileri bakımından üniversite özerkliğinin merkezi bir rolü vardı. Sadece güvenli geri çekilme noktaları olarak değil, aynı zamanda saldırı üsleri olarak. Ama bu, karşımızdakini postmodern bir isyan olarak mimlemeye yetmez. Çünkü üniversite özerkliği, 1973'ten beridir var. Fakat saldırı altında ve dünya konjonktürüne uygun olarak burada da sona erebilir. Çünkü barikatlar ya da sokak çatışmaları, postmodern çağda da süreceklerini gösterdiler. Demekki; ben yapısalcıyım, ben ilişkiselciyim, ben modernim, ben postmodernim demekle yırtılmıyormuş barikat işinden.
Çünkü sistemin dışarısı dediğimiz yerde akıl, akademik kariyerden daha önemli bir şeye hizmet ediyor; hayatı değiştirme uğraşına. ''İsyan dediğin somut bir taleple başlar'' hikayesini dinleyecek olsaydık, belki, Aralık'tan sonra nelerin değiştiğini sıralayabilirdik . Ama Aralık'ta, devrimci olmayan hiçbir talebe yer verilmedi. İstenen, bambaşka bir sosyaliteydi. Merkezi medyaya, bankalara, güçsüzlere şiddet uygulayanlara, seksistlere ve raşistlere, sadece yer değil, tahammül de yoktu bu sosyalitede. İsyan, onu isteyen herkesindi ve herkesin kendini olduğu gibi ortaya koyabildiği bir dürüstlükle mutluluğu tariflemeye çalışıyordu. İsyanın kurtarılmış mekanları, maskeli dürüstlüğün çiçeklerini büyütürken, dışardakiler (yani sistemin içindekiler) yılışık gülüşlerini yitiriyordu 1 ay boyunca.
İsyan denilen sürecin belki de en güzel tarafı, dostu düşmanı turnusol kağıdı gibi net bir şekilde ayırabilmesinde olsa gerek. Şehirdeki bütün disiplin ilişkileri, başkaldırı salgınına tutulur. Bütün hiyerarşiler de öyle. Askeri, politik, hukuki oyunların üniformaları artık ayrıcalığı değil, hedef olma duygusunu temsil ederler. Başka zamanlarda yanımızda yöremizde dolaşan KP'lerin aslında ne bok olduklarını anlamak için isyanlara gösterdikleri tepkiler yeterince açıklayıcı. Mesela TKP'liler, isyanın 'yükselen işçi sınıfına set çekmek için' hazırlanmış bir provokasyon olduğunu söylerken, sadece politik saflarını değil, sınıfsal saflarını da ilan etmiş oluyorlardı. Aslında dikkatle gözlemleyenler, onların 28 Şubat sürecinden bu yana egemenlerin olurunu alabilmek için çırpındıklarını da görecekler. Ama o zaman türban gibi karışık meseleler sözkonusuyken, bu sefer isyan gibi saf bir mesele sözkonusudur. Elbette TKP bir örnek; tıpkı aynı telden çalan yunanlı yoldaşı KKE gibi.(Onlar hakkında çok söz ettik. Bence daha fazla sözetmeye gerek yok.) Burada dikkat etmemiz gereken, her sakallının dedemiz olmadığı gerçeği.
Aralıkta, ASOEE bildirilerinden birinde dediği gibi; 'ya isyancılarla ya da devletle' diyebileceğimiz mucizevi durumlardan birini yaşadık. Bir özne değil belki ama bir çehre (ya da sadece maske) olarak anarşistler, sokağa yığılmış kalabalığın kafasındakileri anlama çabasında yoğunlaştıkça 'isyancılar' haline geldiler. Sokağa yığılmış kalabalık, arzularının ve öfkesinin yıkıcılığını isyancı anarşistlerin etiği ve estetiği içinde tarif ettiği andan itibaren 'isyancılar' adını aldı. Bu bir bilginin değil, tümüyle bir taşmanın, ilk seti aşabildikten sonra diğerlerini de aşmaya dönük bir cüretin paylaşımıydı. Dolayısıyla, Aralık İsyanı'nı benzer durumlardan ayrı bir yere koymak zorunluluk haline geliyor. Çünkü bu sefer, anarşistler için söylediklerini gerçekleştirme fırsatları açısından yepyeni bir durum yaşandı. Benzer özellikleri 1981 İngiltere'sinde, 2005 Fransa'sında gerçekleşen gençlik isyanlarında da görüyoruz; talep değil öfke, siyaset değil yıkım. Ne önder ne de örgüt. Ortak yaşam alanlarını paylaşan 20'şerli, 30'arlı grupların birdenbire ortaya çıkan ve aynı hızla biçim ve yer değiştiren saldırıları; doğrudan eylem. Atina'da gerçekleşenin öncüllerinden en önemli farkı, asıl arenanın şehir merkezi olması. Mesela Paris'in getto mimarisi, isyan ateşinin merkezi tutuşturmasına olanak tanımamıştı. Ki o sokaklar, isyancılara karşı topçuları dizebilmek için özellikle geniş yapılmışlardı. Almanya'da yürüyüşler, devasa otobanlarda 'kendi bağırır kendi dinler' korolarına dönüşmüşlerdi çoktan.
2000'li yıllar boyunca Yunanistan, anarşist hareketin en etkili olduğu ülkeler arasındaydı. Aralık İsyanı, bu bakımdan çok da olağanüstü bir gelişme değil. Devletin tahammül sınırları daha önce de defalarca denendi ve gözlemlendi. Birçok alanda zaten devlet ve toplum arasındaki çatışma cepheleri (Giritli köylüler, çöplüklere karşı eylem yapan değişik bölgeler, işçiler ve öğrenciler) mevcuttu. Radikalleşen her toplumsal unsura gaz bombası ve dayakla saldıran devletin sadece ekonomik krizin tırmandırdığı sömürü ilişkilerinden dolayı değil, aynı zamanda güvenlik histerisi bakımından da bu cepheleri büyüteceğine kuşku yok. Fakat taktik düşünerek göçmenleri topun ağzına koyuyor ve bunun üzerinden faşist hareketi yeniden aktif hale getiriyorlar. Köleciliğin çağımızdaki hedefi göçmenler, özörgütlülük kavramları olmadığı için bastırma harekatının ilk kurbanı olarak seçiliyorlar. Yani Atina köleci demokrasisi, ilk defa Aralık'taki kadar acımasız bir yıkım tehdidi altında kalsa da tıkır tıkır işlemeyi sürdürüyor.
Herşeyin daha kötü olduğu anlamında, hiçbirşeyin eskisi gibi olmadığını
Yani Yunanya'da isyanın ardından bir geri çekiliş durumu doğduğundan sözedebiliriz. Müslüman göçmenlerin Kuran'ın yırtılmasını gerekçe göstererek gerçekleştirdiği eylemler bazı arkadaşlarca isyanın artçı şokları olarak değerlendirilse de aynı bölge haftalardır polis kuşatması altında ve sayısız gözaltı gerçekleştirildi. Atina yakınlarında bir kışlanın göçmen toplama kampına çevrildiği söyleniyor. Aslında durum hiç de Yunanya'ya özgü değil. Daha düne kadar İngilizlerle bağımsızlık savaşı yürüten İrlanda'da yerlilerin saldırısına uğrayan göçmenler kiliseye sığınıyorlar. Diğer Avrupa ülkelerinde de aynı histeri almış başını gidiyor. Öyleyse, Avrupa çapında bir birliğe gerçekten ihtiyaç var.
Devletin baskıcı yönelimi sokak hareketini o tanıdık açmazla yüzyüze bırakıyor. Saldırının şiddetine denk düşen bir savunmaya önem verenler, Devrimci Hizip gibi daha özelleşmiş yöntemleri savunuyorlar. Ama dikkate değer bir çoğunluk da bu kırılmanın yaratacağı açmazların farkında olarak sokakta olmakta ısrar ediyor.
Şehir gerillacılığı, geçmişte bir toplumsal intikamcı ve cezalandırıcılar hareketi olarak algılanıyordu. Mesela Yunanya'da 17 Kasım'ın 30 yıllık eylem tarihi, böyle bir tablo oluşturmuştu. Yığınlar, olan biteni televizyondan ve radyodan öğreniyordu. Gösteri toplumunun sahnesinde bu örgüt vardı ve izleyiciler olayın yeterince dışındaydı.
Daha önceki metinlerde de belirttiğim gibi, isyancılar bir grup değil. Aksine, yayılımı ve doğrudan eylemi önplana çıkaran anarşist etiklerin buluşması. Değişik grupların ve bireylerin de katılabildiği bir eylem koalisyonu. Akdeniz Avrupa'sında zaten son 20 yıldır, önlerindeki gündemle orantılı katılımlarla isyancı genel toplantılar, kampanya ve eylemler sürmekte. Derrida osursa çevirisini yapanların bunlardan haberdar olmaması da normaldir. Onlar, 'direnişin olanaksızlığı' kabulüyle eskimiş köşelerinde oturmaktalar.
Solcuların da sık sık şikayet ettikleri gibi, isyanda bir önderlik sorunu vardı. Anarşistler bu işi üstlenebilecek durumdaydılar ve tabii ki ellerinin tersiyle ittiler. Çünkü isyan, önderlik denilen şeyi hakikaten karşısına almış, ona bir sorun olarak bakıyordu. Solculara göre anarşistler, bir teorik çerçeve koyup, isyanın dinamiği olan toplumsal unsurları tanımlamalı, ortaya bir strateji koymalıydı. Yeni olanın dinamizmini göremeyecek olanlar için, isyanın kesişen toplumsal kuvvetlerindense parça kimlikleri önemli. Oysa mücadelenin tek bir cephesi yok. Bazen, Aralık'ta olduğu gibi her yer tek bir cephe olabiliyor. Ama bunun süreklileşmesi, bütün cephelerin güçlenmesiyle mümkün.
Bu teorik bir tartışma değil aslına bakarsanız; teoriye yönelik bir tavır. Özörgütlülük kavramı ve doğrudan eylem, binlerce gereksiz teorik tartışmanın yerine oturuyor. İtalya'daki gibi sanayi işçileri arasında öbeklenmiş olarak ya da Atina'daki gibi mahalli özörgütlülükler ağıyla, her özgül toplumsal gerçeklik kendi direnç gücünü oluşturuyor. Özörgütlülük, direniş ve dayanışma. Bunlar bizim her zaman geçerli kıldığımız sosyal ilkelerimiz. Herkes kendi öncelikleri üzerinden eyliyor ve gönüllülük temelinde çoğaltıyor. Bazıları, zaman-mekan mevhumunda yaşadıklarının farkındalar. Gerçeklikle hayalleri arasında gerçek bir zaman-mekan düzlemi kurmak istiyorlar. Sadece propaganda için değil, kentte gündelik yaşamın kurtarılması ve dünyadaki adaletsizliklere karşı direniş çabaları örmeleri bakımından, verili sayıda anarşistin de yapabilecekleri şeyler olduğuna inanıyorlar. Adalet adına sözalabilirler. Adaletin temsili olarak değil, belki sadece protesto adına. Ama isyanın öznesi olarak.
Bu arada geçici alan savunmasına dayanan sokak çatışmalarının, eğreti barikatların ve hatta yürüyüşlerin stratejik sorunlarla yüzyüze geldiğini gördük. 9 Ocak yürüyüşünde barışçı olma kararı alınmıştı. Meclise saldırmadığımızı görerek çatışma tedariğimizin olmadığını anlayan çevikler sürüler halinde saldırdılar ve yürüyüşün orta kısmını çembere alarak 3 bin kişilik yürüyüşü dağıttılar. Bir gün önce çeviklere düzenlenen silahlı saldırı, zaten saldırılmaya hazır psikolojide tutmuştu 3 bin kişilik yürüyüşü. 1 ayın ardından, sokaktaki psikolojik üstünlük yeniden devletin eline geçmişti. Devletin rövanşı hala sürüyor ve bitmesi kolay olmayacak.
Tekrar köleci demokrasi üzerine
Bookchin, herşeyiyle anarşist değildi merhum. Özellikle komünalizm kavramını önplana çıkardığı son dönemde, leninist demokratik merkeziyetçiliği savunduğu da olmuştur. Adını koymadan elbette. Ama demokrasiyi, adını koyarak savunmuştur. İsyanın, başka bir politik tarza işaret ettiği aşikar.
Şeytani aklıyla insan, doğayı köleleştirmekle meşgulken, paradoksal olarak, hayatını değiştirme yönündeki kudretini yitiriyor. Birşeyleri değiştirmeye dönük her çaba, postmodern kölelik çağının politik boşluğunda yitip gidiyor. Özgürlük gösterisi altında, köleliğin değişik biçimlerinden örülmüş bir sosyal hayat yaşıyoruz. Politik alan, basit bir ticari meta olarak, medya dolayımlı sermaye tekeli tarafından üretiliyor. Gösteri toplumu ve gerçeklik arasındaki kayışlar hergün yeniden kopuyor ve yeniden üretiliyor.
Cemaatler ve doğrudan iletişimin esas olduğu çağlarda, politik alanın toplumla gerçek ilişkiler ağına sahip olduğunu iddia edebilmek mümkündü. Bu, açıkça şiddet kullanımına dayanan bir ilişkiydi. İletişimin de medya dolayımında temsile dönüştüğü günümüzde, mesela çağdaş parlamenter sistemin doğduğu yer olan İngiltere'de, sokaklar, mailler ve telefonlar dahil her iletişim hareketi devlet tarafından kaydediliyor. Çünkü, siyasal alanın kurucu ögesi olan bireysel hak ve özgürlükler, yerini güvenlik paradigmasına terketmiş durumda. Aynı şey, dünyanın geri kalanı için de geçerli. Dolayısıyla, demokrasi ve anarşi arasında bir toplumsal siyasal model tartışması içinde değiliz. Demokrasinin kendisi de totaliter özünü gösterirken, bu tartışma arkaik bir hal alıyor. Çünkü eşitlerin diyaloğu nosyonuna dayanan demokrasi kavramının varolmadığı ve varolamayacağı bir kere daha tarih tarafından teyid ediliyor. Parlamenter sistemin diyaloğu temsil
Apolitik öznenin (kölenin) politik kurumu dağıtma deneyimleri olarak isyanlar, yaşamı değiştirme olanaksızlığının çıldırtıcı kuyusuna salınan çığlıklar gibi yankılanıp duruyorlar. Demokrasi tarihi boyunca bu böyleydi. Bugün de öyle. Çünkü, demokrat efendi ve köle arasındaki ilişki diyaloga dayanmaz. Yıkıcı bir ilişkidir. Demokratik (ya da diğer türlü) yönetim hükmünü sürdüğü müddetçe yıkılan köledir. Başkaldırdığı müddetçe, köle efendiyi yıkar. Başkaldırdığı ve yeni bir yönetimin ağlarına düşmediği müddetçe. İsyan ve anarşi arasındaki mesafe, işte tam da burada açığa çıkar.
İsyan, bir kaçınılmazlık durumudur. Ok yaydan bir kere çıkar. Ve öyle kolay kolay da değil. Sonuçlarını öngörebilmek zor değildir; tarih boyunca kilometrelerce uzanan çarmıhlar, darağaçları, ömürlerce uzanan zindanlar, zulmün akıl almaz halleri... Bütün bunları göze alarak denenen, yaşamı, en azından çok belirleyici bir parçasını değiştirmek. Soyu, parası vb. gerekçelerle efendilik makamını ele geçirmiş olanlar, toplumsal zenginliğin bölüşümü anlamına da gelen yönetimden vazgeçemezler. Köleler yönetilmekten vazgeçmedikleri ve yönetim olgusunu ortadan kaldıramadıkları müddetçe, birşeyleri değiştirmeye dönük bu çaba, er ya da geç hayalkırıklığıyla sonuçlanmaya mahkumdur.
Avrupa tarihinde, gerek dinsel görüntü altında gerekse 'anarşizm' sözcüğüne vurgu yaparak özün sözü isyanlarla yüceltildi. Öz-gür-lük. Gürleyen öz. Özbilinç, özyönetim, özörgütlülük. Her birinde kullandığımız 'öz' sözcüğünün türkçede iki ayrı karşılığı var; kendi ve cevher. Latincede oto, yunancada afto sözleri de kendi olmak anlamına gelir. Kendi özü manasında kendisi diyoruz bugün.
Otorite, acımasız cezalandırıcı ve şiddet tekeli olabildiği müddetçe insanların kendiliğine imkan tanımamaya gayret eder. Ne zamanki yasayla evrenselleşmeye, tanrının dünyadaki değneği olmaya evrilir, o zaman bunun artık bir devlete dönüştüğünden sözedebiliriz. Şiddet tekelinin meşruiyet arayışıyla dine ve yasalara ilk sarılış örnekleri olarak Sümerli rahipleri, Hammurabi'yi ve nihayet meseleye bugünkü biçimini veren Solonos'u hatırlayabiliriz. Dünya yaşamının mantığını oturturken tanrıyı şahit göstermek, sadece devlete özgü bir davranış olarak kalmadı. Evrensel kardeşlik gibi kavramlarla, tek tanrılı dinlerin panteist yorumlarıyla, insanın vicdani özü de tanrının ardına gizlenmek zorunda kaldı çoğu zaman. Nasıl kalmasındı? Aynı dinden olmamak bile yüzyıllar boyunca kılıçtan geçirmenin basit bir gerekçesiyken... Ortaçağın kasvetli otoritesine karşı sayısız köylü ayaklanmasında aynı varoluşsal kaygı vardı; dışsal otoritenin boyunduruğundan kurtularak, kendine yeterli bir topluluk olarak barış içinde yaşayabilmek. Ama bunu savunabilmek için sıradan bir köylü olmak yetmiyordu; peygamber olmak bile karetmiyordu artık. O barışı getirebilecek tek güç tanrıydı. Çünkü varolma savaşımı ölümcül, yaşam güdüsü yaralıydı. Adaletin ve cennetin göğe çıktığını baştan
Anarşizm, işçi ayaklanmaları çağında, şehirlerde duyuldu ilk olarak. Artık kendi özünü olduğu gibi sergileme fırsatı bulmuştu insan vicdanı; ne tanrı, ne devlet sloganıyla, kendi ahlaki kararlarıyla hukuk devletinden daha adil olabileceğini, 'öldürmeyeceksin' dediği günden beri öldürdüklerinin haddi hesabı olmayan tek tanrıdan daha adil olduğunu iddia edebilirdi. Onun yeryüzündeki temsilcilerinin de canı cehenneme! Fakat şüphe kavramı, henüz bilimi, yasayı ve üretim kavramlarını kapsayacak kadar gelişmediğinden, kendiliğinden bir durum olarak anarşiyi öngörüyordu.
Bakunin'den daha fazla, bilimsel bir felsefe şeklinde anarşizmi 'karşılıklı yardımlaşma' kavramı etrafında kuran Kropotkin de Proudhon gibi, dönemin genel hatları içinde düşünmek durumundaydılar. Sosyal adalet kavramının yönetim kavramıyla uzlaşmazlığından hareketle, kolektivizm, komünizm gibi kavramlarla tamamlanan bir özgürlük dünyası tasavvur ediyorlardı. Arkaplanlarıyla, onları aydınlanmanın dışında saymak olanaklı değil. Tabi onların henüz bu problemle tanışmamış olmaları gayet anlaşılır. Bugünse daha geniş bir perspektife sahip olmak durumundayız. Aydınlanma karşısında, onun uygarlık, bilim, ulus gibi kavramlarına karşı verdiğimiz mücadeleyi neticeye erdirmek gerek. Onun devrim reçetelerini de aynı çöplükte yaktığımızda, anarşi dışı bir anarşizm de ortadan kalkmaya başlıyor. Gerçi devasa fabrikaların varlığını sürdürmesi gerektiğini öne sürdüklerinde, anarkokomünist yoldaşlarımıza bir alternatif sunmamız gerekecek. Yeterince zamanımız var düşünmek için. Teknolojiyle ilişkimizi hangi mesafeden kuracağımıza karar verdiğimizde, sürekli ve hızla hareket eden bir şeyin fotoğrafını çekmiş oluyoruz. Ve alternatif toplumsal projelerimiz bu fotoğrafa dayanarak oluşuyor. Mesela, Dünya Enerji Ajansı, 2030 yılında 1.3 milyar insanın elektriksiz yaşamayı sürdürmesini öngörüyor. Bu öngörünün tarım devrimi çağına geri dönen anarşistleri kapsayacağını sanmıyorum. Ama petrol rezervlerinin son 42 yılına geldiğimiz gözönüne alınırsa bugün tüketimin yüzde 7.8'ini karşılayan yenilenebilir kaynaklar sadece anarşistlerin sorunu olmayacak. Nanoteknolojiyle uğraşıp organik polimerlerle yüzde 12 verimli güneş pilleri yapabilecek miyiz? 'Ben çok zekiyim, elimden her iş gelir' desen de olmaz. Tornavidayla yapılmaz böyle şeyler. İnternetin bize sunduğu iletişim olanaklarından vazgeçebilir miyiz? Teknolojiyi o kerteye varan bir yıkıma tabi tutabilir miyiz? İnsanları buna ikna edebilir miyiz? Bütün bu sorularla cebelleşmek için de zamanımız olacak.
Aslolarak teknik bilgisinin olağanüstü yayılımı 'alternatifler' düşünmemiz için kaçınılmaz bir gerekçe olarak çıkıyor karşımıza. Toplum, finans sistemi şeklinde karşısına çıkan mülkiyetle ve polis gücünde aktif bir biçim alan otoriteyle çatışmadan önce, kendi içinde değişik ahlaki değerlerin çatışmasını yaşıyor. Bir Aralık bildirisinde dediği gibi; biz bu dünyanın maneviyatına düşman olmasaydık, onun maddiyatına zarar vermek için bu kadar uğraşmazdık. Özgür zaman, düşünen insan için aldığı hava kadar önemlidir. Bu inancın tanındığı toplumsal ilişkiler, tembelliği bir suç olarak aşağılamayacak, bir hak olarak değer verecekler. 68'in 'never work' sloganından bugüne, işçiler arasında da iş karşıtlığının geliştiğinden sözedebiliriz. Bugün Romavari bir sefahati üretenler, kendileri için asgari insani yaşam koşullarını oluşturmak sözkonusu olduğunda, emin olun daha tembel olmayacaktır. Eşitlik ve adalet, çok boyutlu bir sorun hala. İş, bütün bu gündelik ilişkiler ağının bir parçası sadece. Bazı İtalyan otonomları için göçmenler, 'devrimin fiili gücü, gerçek işçi sınıfının ta kendisi'dir. Yukarıda sözettiğimiz köleci toplumun açık hukuki kanıtıdırlar. Diğer yandan toplum, antifa otonomlar için devletten bağımsız ve masum bir yığın değildir; raşizmle devleti yeniden üretir. Bu gibi bir dizi saptama, anarşist, antiotoriter otonomların önünde duran önemli tartışma konuları. Benzeri bir durum Atina'da da yok değil. Devletin toplumsal desteğini raşizm, işçi sınıfını da göçmenler olarak tanımlamak mümkün. Fakat bu işçi sınıfı tanımı arayışları, eski bir ezberi tekrarlamak içinse, bir devrimci özne arayışıysa sözkonusu olan, orada durmak gerekiyor. Devrimin ya da daha sıcak bir durum olarak isyanın öznesi, devlete karşı isyanın ahlakını taşıyan her toplumsal özörgütlülük, her bireydir.
Şu durumda, bütün kriz analizlerinin olan biteni bir kader, bilimsel bir zorunluluk olarak sindirmemizi istediğini görmemiz gerekiyor. İşte bu yüzden isyanın 'politik öznesi' olarak görülenlerin, anarşistlerin bu rolü reddetmesinde de anlaşılmaz bir yan yok. Politika, ekonomi, hukuk ve bütün diğer yönetim bilimleri bu kadar içiçe geçmişken onları birbirlerinden ayırmaya uğraşmayacağız. Hayat denilen toplam içinde, analizlerin öznel seçiciliği böylesine çaresizken, bu isyan kuşağı bilimsellikten uzak durmaya devam edecek. Böylece total yıkım her zaman mümkün olacak.
1-Anarşist Örgütlenme/ Bağ ve Yayılım adlı broşür böyle başlıyor. Şiddetin Sosyolojisi başlıklı üçüncü bölümden de bazı aktarmalarda bulunalım.
Otoriter, baskıcı ve sömürücü bir toplumun ögesi ve ifadesi, bir toplumsal fenomeni olarak şiddete, diğer toplumsal savaşım cepheleri' karşısındaki duruşları ve anarşistlerin eylem biçimleri açısından yaklaşmak yerinde olacak.
Genel toplumsal toplamın dayanılmaz baskısıyla, kişi ve gruplar arasındaki ayrım ilişkileri anlamına gelen otoriter yapıların ortaya çıkış ve evrimini daha ilk aşamalarından yasakoyucunun en uç ifadesine, devlete varana dek incelediğimizde, bütün biçimleriyle otoritenin cezalandırma eylemi olarak ortaya çıktığını görürüz. Şiddet öznesi otoritenin bir özelliği/durumu olarak doğasından gelen zorunlu gerçekleşmesidir. Cezalandırma aracı olarak şiddet, otoritenin yapısal bir özelliği, tamamlayıcısıdır. Diğer yandan, otoritenin uç ifadesi olarak devletin, devletçilerin ta kendileri tarafından kararlaştırılan bir ülke ve bir halk boyunca tanınmamış bir otoriteye şiddet ve zorlama tekelini tahsis etmesi tesadüf değil. Devlet ve şiddet, insanlar için her zaman kana susamış bir annenin eşyumurta ikizi, süt kardeşidirler. Diğer yandan sorunumuz, tarihsel ve sosyal antropolojinin yakın zaman çalışmalarındaki tavrı değerlendirmek, hiçkimsenin reddetmediği bir ilişkinin varlığını ispat etmek değil. Sorun, çağımızı karakterize eden devlet ve ekonominin saldırgan bileşiminin gerçekliği içinden, çağdaş toplumlarda şiddetin biçim ve işlevleri üzerine bir tanım geliştirebilmek.
Burjuvazinin baskı, propaganda ve kontrol altındakilerin değerlendirilmesi mekanizmasının aktif ve tam katılımyla, devlet hizmetlerinin toplamından (devlet, partiler, sendikalar, kilise vs.) kaynağını alan ve uygulanan, insan öznelliğinin tecavüz ve yabancılaşmasını belirleyici bir noktada üretirken, zaten birlikte çalışma eğilimindeki medya ve devletin şiddet güçlerince işletilen şiddet.
Küresel egemenliğe sahip bulunan bu toplumsal şiddet çerçevesinde görmemiz gereken, binlerce ifadesiyle ezilenlerin tepkisi ve kendi kurtuluşçu şiddetimizi örgütlemektir. Konunun bu kısmına, Enstitü'nün 'İsyancının Alfabesi' adlı yayında daha geniş olarak yer veriyoruz.
2- Kapitalizmde Yeni Gelişmeler, Alfredo Bonanno
