6.08.2011

ahmet doğu ipek-beklemede
 
Şiir, bir aşkınlık hali. Gırtlağınızda çok söz, çok nefes biriktirmiş olmanız lazım. Dili ancak bu birikinti aşar. Artık şiir yazamıyorum, çok yaralayıcı bir şey bu. Nefes birikiyor gırtlağımda, söz uçup gidiyor. Büyü bozuluyor.
Namevcut anlam bizi peşinden sürüklemeye devam ediyor her vesileyle. Söz şiire sığmayınca, sanatı bırakıp bilime bakıyorsun. Yok, aradığımız şey hala görünmedi elektron mikroskoplarına. Hadron çarpıştırıcılarına göründü diyorlar ya... Bakalım.
İnsan ruhunun yarattıklarının yanında doğa çok renksiz kalıyor bazen. Şiire bu yüzden ihtiyacımız var; sezgilerimizin sırlarını duymak için.

6.04.2011

ne tür birşey benim istediğim?

Oligarkların ardında kabile federasyonları, onun da ardında ailelerimiz. 'Bıkkın Yurttaşlar'ın Sintagma buluşmalarına bakınca da bu kısayolu görebilmek mümkün. Özelleştirme kapsamına alınan elektrik idaresi DEİ'nin koca koca vinçleri, yürüyüş kolunun ortasında meydana giriyor. İşçiler, akraba kayırmacılığın neredeyse meşru görüldüğü PASOK hükümeti tarafından işe alındıkları için, daha çok mesleki geçit töreni havasındalar. Yer yer ulusal bayraklar dalgalanıyor. Partiler yok. Ama somut bir slogan da yok. Çok genel bir 'hayır', çok genel bir 'doğrudan demokrasi'... Birşeyler değişsin! Neler? Bu sorularla yüzleşmek zorundayız. Aksi taktirde; bir kuru kalabalıkla politik hareket arasındaki ayrım noktasını görmezden geliyoruz demektir. Dahası, onun sağa meyledişlerinin soyut bir 'doğrudan demokrasi'yle örtülmesi de deşifre edilmesi gereken bir durum.

Ama biz asıl konumuza dönelim; şikayetçi olduğumuz o soyut 'sistem' pek de uzağımızda değil. En tepelerde, oligarklardan sonra zaten herşey tekrar flulaşıyor ya... Piramidin alt katlarında saflar berrak; kilisenin, okulun, medyanın kar ve rantı ahlakın temeli saydığı akılcı düzen. Ve onun kıyılarında hayatta kalmak için çırpınan aile ve onun uzlaşımcı bireyinin zavallı ahlakı.

Türkiye'de aynı akılcı düzenin unsurları biraz değişmekle birlikte durum daha da vahimleşiyor; ortodoks kilisesinin yerini fethullah gülen cemaati alıyor. Ordu, okulun ağzının ortasına basmış tokadı ve politik kuvvetler dengesini darma duman etmiş. Yapısal bir politik değişiklik sadece anayasa düzeyinde tartışma konusu. Sosyal hayat bir hayli ataerkil ve islamlaşmanın tırmanışta olup olmadığı tartışılıyor. Devasa metropollerde bir köy hayatı, tüketim toplumu içinde din ikonları varlığını sürdürüyor. Bugünlerde orada seçim ekonomisinin altın günleri yaşandığından, politik krizin en geç görüneceği yerler arasında olduğunu da anlamak mümkün. Politikacılar, halkı seçim sirkine çağırıyor. Aynı çarklar orada despotik merkezler doğurduğundan, 'doğrudan demokrasi'nin demogojisine bile rastlanmıyor. Dolayısıyla, gururlanacak birşey yok. Merkezlerin ezici ağırlığı altında hiçbir otonomi yaşam hakkı bulamıyor.

Yunanistan kamu ekonomisi matematiksel olarak içinden çıkılamaz durumda. Borçlanma açmazı mevcut politik durumda yapısal değişiklikleri daha fazla ciddiye alınabilir kılıyor. Fakat bütünsel bir gözle durumu okuyabilen yok gibi. Bıkkın yurttaşlar hareketine Theodorakis'in yurtsever hareketi eşlik ediyor. Sorunu ulusal ekonomi ile küresel ekonomi arasında olup bitiyormuş gibi görenlerin bile politik kararlılığı yok. Zaten çare mevcut düşünsel çerçeveler arasında görünmüyor. Çünkü savaş, neoliberal ideolojiyle bitmiyor. Neşter daha derine batacak. Yeni bir küresel üretim-bölüşüm sisteminden sözetmeye hazır mısınız? O zaman Merkell'i muhatap almayı da bırakın. Doğrudan demokrasi, bize bir çıkış yolu sunuyor elbette. Fakat bunu kiminle konuştuğunuz da önemli.

5.23.2011

ispanya, devrim, akıl vs.

Modern çağların son kalıntılarından biri de sözle hayata eşdeğerlilermiş gibi yaklaşan o abartıydı; bazı sözleri sarfetmenin bedeli ağır olabiliyordu. Artık sözün hayatta bir karşılığını aramıyor kimse. Mesela bugünlerde İspanya Devrimi oluyor. Devrim sözcüğünü ağzımıza almamızı gerektirecek bir durum yok aslında. Arapların sürprizinden çok duygulandılar ve onlar da bir sokak hareketlerinin varolduğunu ispat etmek istiyorlar.

Anlam ne olacak peki? Evet, değişecek. Öyleki bize hiçbir şey söylememeye başlayacak nesnesi için. Modern çağların sona erdiğinden sözetmemizin sebebi de düalizm diyebileceğimiz anlam çiftlerinin kurduğu mantığın ortadan kalktığını görebiliyor olmamız zaten. Artık kendisi ve karşıtı biçiminde kurduğumuz yargıların yetersizliğinden eminiz.

Birşeyden daha eminiz; İspanya'da bu ara devrim olmaz. Olsa da böyle devrim yapılmaz zaten. Parlamentoyu kuşatmaktan daha ciddi meseleler var, o kolay. Tahrir Meydanı'nda 'demokrasi' diye çırpınan insanı anlıyorsunuz da... Bu İspanyol devriminin daha zekice bir fikri yok mu?

Anlam üzerine yaptığımız sohbeti sürdürebilirsek, bunun sadece ispanyolların yanılgısı olmadığını da göreceğiz. Hepimiz devrim istiyoruz da... nöbetleşe istediğimiz için bir türlü olmuyor. Dedelerimizin miras listesinden tanıdık gelen bir sözcük bu. Biz 80 kuşağı Türkiye'sinde yasaklı olduğu için öğrenememiştik. Cunta, türkçe bir sözcüğü yasaklayarak farsçasına izin vermişti; ihtilal de güzel bir sözcük... 12 Eylül ihtilali ne demekti iyicene öğrendik.

Devrim sözcüğünün başına gelenlerden de öğrenebileceğimiz gibi, sözünki göreli olsa da anlamın hayatla birebir ilgisi var.

3.30.2011

İNSANIN BEDENİNİ BELİRLEME HAKKI VE TÜRKİYE'NİN TEMEL PROBLEMİ

Samimi bir itirafta bulunmanın vakti geldi. Aslında aynı itirafı, samimiyetsiz bir şekilde, Dumanaltı Sohbetleri'yle zaten yapmıştım.


Bir itiraf ya da politik bir eylem. 'Politik' sözcüğünü, illegalite ile birlikte anmak sadece bizim cehaletimizin bir ürünü.

Bu yüzden, bütün delilleri onların gözlerinin içine sokarak, fotoğraflanmış bir şekilde, ismimle birlikte sergiliyorum. Yasalarınıza göre suçluyum. Ot içiyorum. Amsterdam'da olsaydık, sizin o evrensel ve ahlak abidesi yasalarınız beni suçlamayacaktı. Bu apaçık ikiyüzlülükten dolayı bedenim üzerinde hak iddia etmenize izin vermiyorum. Çünkü bir insanın kendisi olabilmesi, herşeyden önce bedeni üzerinde mutlak egemenliği olmasından geçer. Askere gitmeyi, silah altına alınmayı da aynı gerekçeyle reddediyorum.

Politika, meşruiyet gerektirir. Meşruiyet ise kişilik. Yani diğer bütün yurttaşların gözlerinin içine bakarak, yüksek sesle savunduğunuz değerlerin, bedeli ne olursa olsun ödemeyi göze alarak arkasında durmaktır. İllegalite, sadece mütevazilik anlamına geldiğinde erdemli bir duruş olabilir. (bkz. Subcommandante Marcos'un maskeyle ilgili retorikleri) İstanbul İndymedia'nın içleracısı hali, illegalitenin içerdiği yavşaklığın ne denli çirkef olabileceğini kanıtlıyor. Nick vasıtasıyla dizboyu giden bir illegalite ve küfür deryası. Tabi erkek egemenliğin bu şaşmaz göstergesini, küfrü güçlendiren çarkın başında devlet baba var. Onun malum haşinliği. Bu haşin babaya haddini bildirmek gerekiyor. Ve bunun tek yöntemi sandığım illegalitenin amacına hizmet etmeyen sonuçlar doğurduğunu yeterince gördükten sonra, başka bir yol deniyorum; bize izin verdikleri kadar değil, bizim inandığımız kadar meşruiyet. Bu yüzden ifşaatlarda bulunuyorum. Ahlaklı bir yaşam bunu gerektirdiği için. Bunu aydın erdemi ya da topluma örnek olmak gibi salakça gerekçelerle yapmıyorum. Başımı da vursanız, politik inançlarımı, yani yaşayış biçimimi belirleyemezsiniz. İnsan, bedeninin özgürlüğü için kellesini koltuğa alabilen bir yaratıktır. Ve insan onuru dediğimiz şey bedenin özgürlüğüyle doğar.

İnsanın bedeni üzerindeki egemenliği için verilen mücadelenin tuhaf cepheleri var. Bugün türban için verilen özgürlük mücadelesini, birgün çıplaklık için vereceğimize inanıyorum. İşte o zaman, üniformalıların, bedenlerimizi nesneleştirmesine bir son verebiliriz. (bkz. Pornografia) Örtülerimiz ve yalanlarımız arasında gizemli bir ilişki var. Ne kadar iyi yalancıysak o kadar yakından takip ediyoruz modayı. Oysa bedenimizin bağımsızlığını farketmemiz gerekiyor. Onu belirleme hakkını kimselere vermemek için. Ve böylece, kültürel çatışmanın yeni bir cephesi daha oluşuyor. Giyim, ait olunan topluluğun işaret diline hapsediliyor. Tesettürün de bir modası olduğunu unutmayalım. (Herkesin siyahlar giyindiği yürüyüşlere kırmızı yağmurluğumla gittiğim için hakkımda çıkan dedikodulardan hiç sözetmeyeyim isterseniz.) İronik bir şekilde, sürüye karşı olanların sürüsü oluşuyor. Foucault'ya hak vermek gerektiğini anlıyor insan.

Türban konusunda yaşatılan gerilimi iyice anlayabilmemiz için, bu nesneyle olan tarihimizi irdelemenin yararlı olacağını sanıyorum.

Arap kültürünün ideolojik formu olan islamiyet, Talas Savaşı'ndan sonra Türkleri etkisi altına almaya başladı. Türk-İslam Sentezi'nin egemenliği altında yaşadığımız için, tarihin bu kısmı pek irdelenmez. Bir talan ve esaret dalgasıyla birlikte gelen islamiyet, daha sonra da sarayın rengi olmayı sürdürdü. Ama aynı zamanda, Türkmen halkın kendi değerleriyle sentezlediği, başka bir islam daha oluştu. Arap istilacılığıyla gelenden farklı bir islam. Organik dağılımını Ahmet Yesevi dergahının sağladığı Bektaşilik, Anadolu'ya ve Balkanlara yerleşen Türk kavimlerinin dinini, yaşam biçimini belirleyen ideolojik merkezdi. Nitekim türk toplum yapısının geleneksel askerliğine hitabeden Yeniçerilik Ocağını da Bektaşi Dergahı yönlendiriyordu. Aynı şekilde Azerbaycan'daki Erdebil Dergahı da Safevi devletinin çekirdeği oldu. Yıldırım Beyazıt'ın ilk Nakşi hırkası giyen padişah olması, Osmanlı Devleti'nin güneye doğru açılımının bir parçasıydı. Sünnileşme aslında Yavuz Sultan Selim'le başladı. Asıl mesele devlet olduğu için, Yavuz Sultan Selim'in orduları, Mercidabık ve Çaldıran Savaşları'nda 100 bin Şıiyi kılıçtan geçirmekle kalmadılar, Horasan'dan gelen cereyandan tümüyle kopulduğunu da gösterdiler. Unutmamak gerekiyor ki Hilafet de böylece Osmanlı İmparatorluğu'na geçmişti.

Fatih'le birlikte imparatorluk olmanın bütün kozmopolitik semptomlarına da rastlamaya başlıyoruz. Osmanlı padişahları, Halife olmadan önce Bizans İmparatoru oldular. Harem, Enderunü Hümayun ve devşirmecilik olguları gibi kozmopolit olgular onunla birlikte temel karakteristik haline geldiler. Bu arada eklemek gerekiyorki, Osmanlı'da Türkler 'anlayışı kıt' olarak niteleniyordu. Ve Baba İlyas'tan beri isyanlarda kırılıyorlardı. Safevi Devleti kurulduktan sonra, 'kapıların açılmasını istediler şaha gitmek için.' Horasan'dan Erdebil'e, oradan da İstanbul'a doğru gelen, sürekli batıya doğru bir akış... Ve nihayet İstanbul'da, Bizans'ın mirasıyla yapılan sözleşme. (bkz. Sırp prenses Mara Despina'nın oğlu Fatih, İstanbul'u almadan önce gönderdiği mektuplarla Bizans İmparatoru'nu islama davet etmişti. İstanbul'u aldıktan sonra, ilk işi Fener'deki Patriği değiştirmek ve yeni Patrik'le bir sözleşme yapmaktı.)

Tabi köprülerin altından çok sular aktı. İmparatorluk dağıldı, Türk-İslam Sentezi diye birşey uyduruldu, Cumhuriyet yılları boyunca bozguncu ideolojilerden korumak için gençlerin kafasına vurula vurula iyice belletildi. Hiçbir zaman referandum konusu olmasa da ülkemizin yüzde 99'unun müslüman olduğuna karar verildi. Şimdi aynı devlet gücü, laiklik adına insan bedenine karşı yasalı bir saldırıda bulunuyor. Elini bir kadınını başındaki bez parçasına uzatma küstahlığı gösteriyor. Aynı kadın, daha doğrusu kocası iktidara geldiğinde, insan bedenine yönelik saldırıların artacağından, şiddetleneceğinden emin olabiliriz. O zaman başörtüsü açmaktan vazgeçip recme başlayacağız. İnsana saygı duymayan iki bozguncu ideolojinin kıskacında yüzyıllardır kıvranıyoruz. Son 2 yy'dır genellikle Jöntürkler'in hükümranlığında yaşadık. Şimdi Yıldırım Beyazıt'la tahta oturmuş o eski ideolojimize dönüyoruz; arap islamı.

Nakşibendi Tarikatı'nın hükümetleri altında yaşıyoruz. Sadece AKP değil, ANAP da fena halde Nakşi'ydi. Tıpkı Erbakan gibi. Oysaki devletin kurucu gücü, yani yukarıda doğuş ve gelişiminden kesitler andığımız sarayın gayrımeşru çocuğu olan kemalizm, Islahat Fermanı'ndan beridir Fransız Modeli'ne, yani laikliğe angaje olmuş İTF'dan köklerini alıyordu. Bugün önümüzde duran problemin sebebi budur.

Türban tartışmasının içeriğine girebilmek için Türklerin islamla ilişkisini, özellikle de Osmanlı İmparatorluğu döneminde bu ilişkinin aldığı biçimleri incelemek gerekiyor. Çünkü Erbakan'ın Müslüman Kardeşler ile muhabbetinden başlayacak bir analiz konuyu anlamamıza yeterince yardımcı olmayabilir. Düşünün ki Süveyş Kanalı meselesinden beridir Fransızların olan Mısır, belki de Bizans kadar yakından etkilemişti Osmanlı'yı. Yüzyılların köklü bir kurumu olarak El Ezher Üniversitesi'nde üretilen islam, dehşetli Arap erkek egemen toplumunu karakterize ediyordu ve kadının sıkı sıkıya örtünmesini, bedene yapılan müdahalenin, iğdişin acımasız bir örneği olarak, egemen olduğu her yerde zorunluluk haline getiriyordu. Olaya Mısır'ın tarihi açısından bakacak olduğunuzda, kadınların sünnet edildiği günler geride kaldığı için 'buna da şükür' denmesini abes karşılamamak gerekiyor. Ama örtünme zorunluluğunu hiç umursamayan Türkmen islamından geldiğimiz için, rahatlıkla vaziyetin kötüye gittiğini söyleyebiliriz.

Ama biz bugün linç edilen kadınlardan bahsetmiyoruz. İslam toplumlarının kapalı kutusu içinde kadınların başına nelerin geldiğini pek iyi de bilmiyoruz zaten. Fransa ve Türkiye gibi ülkelerde, kamusal mekanlarda türbana müdahale edildiğini iyi biliyoruz fakat, İran'daki her recm cezasının arkasında ne gibi hikayelerin olduğunu pek bilmiyoruz. İran'dan en çok etkilenmiş şehir olan Batman'da tecavüze uğrayan kadınların aile meclisi tarafından öldürüldüklerini bildiğimize göre, aynı kültürün doğuracağı hukuğa fazla güvenmemek gerektiğine inanıyorum. (Anaerkil ve ataerkil toplumlar konusu için bkz. Pornografia) Fakat açık bir gerçek olarak karşımızda duran şey feminist hareket değil, türbana özgürlük isteyen kadınların hareketi. Bunun ironik bir durum olduğunu heralde en iyi sözkonusu kadınlar biliyor olacaklar.

Ama yasaklarla iş görmeye fena halde alışmış kemalistlerin de iyi bilmesi gereken başka birşey var; tarih sizi aşıyor beyler. Siz özgürlükler değil, yasaklar adına konuşabilirsiniz sadece. Ve kimse sizin yasaklarınızı umursamıyor. O yasaklarla aynı mezara gireceksiniz.

Şimdi Türkiye gerçekten kimliğini arıyor. Çünkü bu birikimi oluştu. Artık Fransız kopyalarıyla iş görülemez bir yer oldu Türkiye. Doğrusunu isterseniz hiçbir zaman da öyle bir yer değildi. Yunan Anayasası'nın ilk sözcükleri 'kutsal ruh üçlemesi' üzerine. Eğitim ve din işleri tek bakanlığın elinde olduğu gibi, yine Anayasa'da Fener Patrikhanesi'ne yani, İstanbul Kilisesi'ne göndermeler var. Eğer Türkiye de aynı derecede müslüman olsaydı, heralde kıyamet kopardı. Şimdi AKP ile zirveye tırmanan liberal müslümanlık ve her politik harekete rengini veren kof milliyetçilik, sürekli aşağılanmayla ve dışlanmayla karşılanmış 'batılılaşma' sendromlarının bir sonucu. Halklara özgü o tuhaf sezgiyle daha fazla batıya açılamadığını gören türkler, partnerlerini doğuda arıyorlar artık. Kendisini tanımlamaya yönelene değin, doğu ve batı arasındaki bu salınım sürecek. Kastamonu'da kelleler uçurarak şapka devrimi yaptık. Şimdi ise türbana kamusal yasallık tanıyacak kadar geriye gidip bir düzeltme hareketinde bulunuyoruz. Yereli çarpıtmadan yansıttığı için bu düzeltmeden korkmaya gerek yok. Pek tabii, acil olan sorun bellir. Türban takmayı tercih eden kadınların bedenine yapılan bir devlet müdahalesi var ve bu, çözülmesi gereken bir insan hakları sorunudur. Aynı zamanda, başı açık kadınların özgürlüğüne yönelik tehditler de insan hakları sorunu olarak Türkiye'nin gündeminde yeralmayı haketmektedir. Ama başını açma hakkını savunmak, haşin babasından bağımsızca kendi ruhunu ve tercihlerini güçlendirmiş çocuklar büyütemeyen bir toplumda üç beş kokananın işi olacaktır.

Türkiye'nin çok temel bir problemi var; sosyal eşitsizlik uçurumunu korumak üzere çalışan haşin devlet. Hesaplaşmamız gereken ve toplum olarak haddini bildirmemiz gereken bir devlet var ortada. Bizi bunu tartışmaktan alıkoyan her gündem yapay ve manipüle olacaktır. Türban da öyle. Fakat kendisine sosyal adaleti temel slogan edinmiş bir politik güç yoksa ortada...

Doğu ve batı kavramları üzerine yaptığımız tarihsel yolculuklar vesilesiyle, Türkiye aydınlanmasının ürünü olarak görebileceğimiz bir tarihçiden, İlber Ortaylı'dan küçük bir alıntı yapalım ve Türkiye'de temel problemin ne olduğunu anlamaya doğru bir adım daha ilerleyelim.

''Efendim, dünyada önyargıların falan ortadan kalktığı yok. Bunu düşünen, buna inanan insanlar safdildir. Batı toplumlarında anti-islamist, anti-semitist duygular ne zaman artar, ne zaman eksilir, bu tartışılır. Almanya'da ırkçılık falan kalmadı diyebilir misiniz? Onun için kimse dünya görüşünü ve politikasını bunun üzerine inşa etmesin. Kimsenin hayal üzerine politika yapıp bunu çoluk çocuğa empoze etme hakkı yoktur; bu bir cinayettir.''

İlber Ortaylı ciddiye alınmayacak bir adam değil. Halil İnalcık gibi bir tarih emekçisiyle çalışmış. Kendi dinsel ve cemaatsel ilişkilerinin payını bir tarafa bırakarak, bizim önümüze sunduğu dünya görüşüyle ilgilenelim. Özellikle ırkçılık üzerine bu blogda yazılanları okumuş olan bir kimse, dünyadaki mevcut durum üzerine, özellikle ırkçılığın ve batı merkezciliğin insan erdemiyle bunca tezat egemenliğine iyimser gözlerle bakmadığımı iyi bileceklerdir. Fakat hayal üzerine yapılan politikalar sözkonusu olunca, Ortaylı'nın alternatifini daha iyi anlamamıza yarayacak şu sözlerine de bir bakın.

''Türkiye'de tuhaf bir komünizan eşitlik anlayışı var. Adam zekaları, bilgileri, görgüleri eşitlemeye çalışıyor. Allahü Teala hiçbir zaman insanları eşit yaratmıyor. Bunun biri güzel, biri çirkin. Bir tanesi zeki, öteki değil. İnsanları bu şekilde eşitlemeye çalışmak Stalinist bir anlayıştır.''

İşte, aslına bakarsanız bütün mevzu da burada. İnsan denilince ne anladığınızda. Açıksözlü bir insan Ortaylı; ben insan sevgisi diye bir genellemeyi kabul etmem, kimini severim (zenginini!) kimini sevmem demek istiyor. Herkes eşit değildir, bazıları daha eşittir demek istiyor. Çünkü adam safını biliyor. Benim derdim safını bilmeyenlerle...

Tasos Livaditis'ten birkaç dize


zafer kazanmış askerler
zafer kazanmış askerler
sonsuz bir susuşları var

Karanlık bastı çabucak
yağmur ve savaş kokarak rüzgar
uzaklardan geliyordu.
Asker dolu trenler geçiyordu aceleyle
zor yetiştik camların arkasına, onları görmek için.
Büyük demir kasklar ufuk çizgisini kapatıyordu
ıslak asfalt parlıyordu pencerelerin ardında
azıcık kalmış kuru baklayı temizlerken bile ses çıkarmıyordu kadınlar
ve adımı devriyenin
yoldan suskunluk alıyordu
ve dünyadan sıcaklığı

velhasıl döndü gözlerin, göğe bakmam için
bana ellerini ver, hayatımı tutayım
nasıl da solmuşsun ciğerparem

Gecenin bir yarısı kapımız çalınmış gibi.
Annen, kalın döşekleri sererken
açmaya gitti;
hiçkimse.
Tekrar söylüyordu; hiçkimse.
rüzgar olsa gerek.
Bizim canımız sıkılıyordu yanyana uzanmış yatarken
çünkü biliyorduk
biliyorduk ciğerparem rüzgar olmadığını

Binlerce insan ölüyordu kapımızın dışında

Bak nasıl harabeye döndü mahalle
rüzgar girip çıkıyor evlerin yarıklarından
duvarlar sırılsıklam, şişiyorlar
yakında yıkılırlar.
Bunca komşumuz nerelere gitti selam bile vermeden
yarım bırakarak bahçe duvarını badanalamayı
gülümseyişlerini yarım bırakarak
öyle köşeyi dönsün biri ve onu bir daha görmeyelim...
ne tuhaf.

günaydın diyorduk ve aniden akşam çöküyordu

Nereye gittiler fakat onca çocuk
sabahları şarkı söyleyen sarışın şemsiyeci
silahlandı
bize gülümseyerek bozukluklar uzatan büfeci de
silahlandı
ve bize kömür tartan çocuk, sahiden hatırlıyor musun
silahlandı
elarabası ters dönmüş bir köşede

Sevgilileri geceleyin gözlerinin içine içine bakacak
yüzlerini bir köpek gibi sokarak
gömleklerini koklayacaklar

Ve sesine pencereler açılan postacı
silahlandı


O elma ağzını benden uzaklaştır Maria
üşüyorum
bütün duvarlarda bu akşam hayat silahlanıyor
Birtanem...
Seni
sana sözcüklerle ifade edebileceğimden
daha çok seviyorum
birgün ölürsem, seninle öleyim isterim
ama yapamazdim
seni eskisi gibi sevemezdim artık

Kapıyı ardımıza kapıyor ve üşüyorduk
pencereleri kapatınca daha çok üşüyorduk
ve gözlerini görmek için ne zaman dönsem
dört çocuğun öldürdüğü komşu kadının gözlerini görüyordum
ve ne zaman elini bulmak için uzansam
sanki açların elinden bir ekmek çalıyordum

Bana sarılıyordun ama
ben o sırada omzunun üzerinden yola bakıyordum
ve ne zaman konuşmak istesek
ansızın susuyorduk
açık pencereden uzaklara kulak kabartıyorduk
ölüm mahkumlarının adımlarına

Bunca donakalmışlığın içinde nasıl ısıtsın artık battaniyemiz
kapımız nasıl korusun bizi bütün bu geceden
Aramıza dev gölgeli insanlar attılar
daha neler göreceğiz sevgili...

Tasos Livaditis

KRİZ MASALINA KARŞI 1 MAYIS MEYDANLARINA!

Polis muhabirlerinin terör senaryoları sürekli kulaklarımızda. Fakat, hiçkimse bugünlerde emeklilik yaşının 5 yıl artırılarak 40 yıl çalışmaya çıkarıldığından sözetmedi.

IMF kovboyları bizi teröristlerden korumaya geliyorlar. Reçete yazdığı ülkeyi öldüren bu doktorun ellerinde, brüt ulusal gelirin yüzde 115’ine varmış kamu borcuna çare bulunacak. IMF’nin çareleri özelleştirme, daha fazla borçlandırma. Bir krizden diğerine; kapitalizmin son 30 yılında krizsiz bir an yok. Hatta kriz demenize gerek yok; kapitalizm dediğinizde de aynı şey anlaşılacaktır.

Çünkü kriz politiktir; isyan bayrağı açmış bir halka, finans baronlarının verdiği gözdağıdır. Ve bu yüzden, kriz önlemleri denilen şey de bankaları doyurabilmek için emekçilerin aç bırakılmasından ibarettir. Kamu hazinesi tekrar dolsa bile nereye gideceği belli.

İsterseniz düşmanınızın göçmenler olduğuna inanarak oynadığınız oyunu sürdürün. Medyaya, papağanlığını yapacak kadar güvenin. Her köşebaşının silahlı üniformalılar tarafından tutulması size huzur versin. Neoliberalizmin sefaletiyle tanışmakta gecikmeyeceksiniz. O zaman oyununuz sona erecek.

Ama iyisi mi çok geç kalmadan yönünüzü ve safınızı bulun artık. Yunanlı ve yabancı işçiler 1 Mayıs’ta omuz omuza olacaklar. Kriz adı verilen bu saldırıyı durdurabilecek tek güç onların birliği.

Biz de orada, onların omuzbaşında olacağız. 1 Mayıs’ta kalbimiz, dünyanın bütün meydanlarında atacak. Özgürlük, eşitlik ve adalet dünyası için.

Barış, Dostluk ve Dayanışma Derneği

1 Μαϊου 2010

Ήρθαν οι cowboy του ΔΝΤ να μας προστατέψουν από τους τρομοκράτες. Αυτοί οι «ειδικοί γιατροί», που γράφουν συνταγές δολοφονικές για τις χώρες, προτείνουν λύσεις γνωστές: ιδιωτικοποιήσεις, περισσότερο χρέος, από κρίση σε κρίση τα τελευταία 30 χρόνια. Έτσι και αλλιώς βρισκόμαστε σε συνεχή κρίση.

Τα σενάρια τρομοκρατίας των αστυνομικών συνταχτών καθημερινά βουίζουν στα αυτιά μας. Επιμελώς προσπαθούν να κρύψουν τις πραγματικές τους διαθέσεις ότι θα δουλεύουμε άλλα 5 χρόνια, δηλαδή 40 χρόνια για να πάρουμε σύνταξη.

Η κρίση είναι πολιτική, είναι απειλή των «Βαρόνων της Αγοράς» για ένα λαό που έχει διάθεση αντίστασης. Η κρίση τους έχει στόχο ωα χορτάσουν οι τραπεζίτες και να καταδικάσουν στην πεινά την εργατική τάξη στην Ελλάδα.

Αν και ξαναγεμίσουν τα ταμεία, ξέρουμε καλά που θα πάνε τα λεφτά. Η προπαγάνδα των media με στόχο να στρέψουν τους φοβισμένους ντόπιους εναντίων των μεταναστών και με ένστολους αστυνομικούς παντού, μπροστά στο φάσμα της εξαθλίωσης όλη αυτή η προσπάθεια φαντάζει γελοία.

Πρέπει γρήγορα να βρούμε τον προσανατολισμό μας. Έλληνες και μετανάστες εργάτες με αφορμή την 1η Μάη, να ανασυνταχτούμε και να αποκρούσουμε ενωμένοι την επίθεση τους.

Και εμείς, πολιτικοί πρόσφυγες από την Τουρκία και το Κουρδιστάν, θα είμαστε με τους εργάτες όλης της γης για ένα κόσμο ελευθερίας, ισότητας και δικαιοσύνης!

ΣΩΜΑΤΕΙΟ ΕΙΡΗΝΗΣ, ΦΙΛΙΑΣ & ΑΛΛΗΛΕΓΓΥΗΣ

GECE VE SOKAKLAR


Gökte apaydınlık bir dolunay vardı, fakat Küçükayı Takımyıldızı kaybolmuştu. Rüzgar yıldız-karayel, sıcaklık sıfıra yaklaşıyordu. Burjuvazi boğaz boylarında boğazına kadar viskiye, kusmuğa ve kana batmış eğleniyor, doymak bilmez bir hayvan gibi her şeyi tüketiyordu. Lümpen proletarya televizyondan sıcağı sıcağına takip ediyordu bu modern Sodommeu. Okey ıstakalarının ve tavla pullarının sesi yankılanıyordu hala kulaklarında. Mesaiye kalmamış olan modern proletarya, çalışmadığı zamanlar yaptığı tek işle meşguldü; uyuyordu. Bazı evlerin ışığı ısrarla, nedendir sönmüyordu. Bir polis, esrarcılardan, porno siydicilerden ve kahvelerden toplanan haracı amirine teslim ediyordu. Hamitti polisin adı, Malatyalıydı, kayısı sarısı bir suratı vardı sivilceli, kıdemliydi. Yeniyetmelerden ikisiyle birlikte, üzerinden eroin çıkan Nijeryalının kaldığı nezarete daldı. Zorla çıkardılar pantolonunu Nijeryalının, yatırdılar, dizleriyle omzunun iki yanına bastı yeniyetmeler. Hamit, gözlerinin akı küçülen ve ağlamaktan kızaran siyah adamın üzerine abandı. Siyah adam sıktı kendini, Hamit zorladı ve kazandı bir süre sonra. Böğürerek boşaldı. Kalktığında, Nijeryalının makatından akan kanın gömleğini kirlettiğini fark etti. Suratını tekmelemeye başladı siyah adamın. Yeniyetmeler böbreklerine çalıştılar, -böbreklerin orada olduğunu bu iş için öğrenmişlerdi-. Nijeryalı, kasıldı, büküldü, bayıldı. Hamit; ağzı salyalı it, güldü, gitti koltuğuna yayıldı üzerini temizlemeden. Kendine geldiğinde bütün acısını bırakarak gülümsedi Nijeryalı. Bir milyon kişinin Shell petrolleri için öldürüldüğü iç savaştan sağ çıkmıştı fakat milyonlarca Afrikalı gibi (Avrupada nüfusu ifade etmek için başvurulan milyon rakamı, Afrikada hastalık ve katliam ölüleri için kullanılır) ona da AIDS bulaşmıştı. Gülümsüyordu siyah adam; çünkü şu an koltuğunda horuldayan Hamitin sivilceli derisi birkaç ay sonra kemiklerine yapışacak, kaysı sarısı teni sütten beyaz olacaktı. Ve kimse gitmeyecekti cenazesine; ne annesi, ne amir, ne yeniyetmeler, ne de karısı.

O sırada bir Malatyalı daha karakola doğru yaklaşıyordu, adı Şahindi ve şahin gagasını andırıyordu burnu. Malatyayı hiç görmemişti. Büyükdedesinin 1915te (Ermeni katlinin vacip, kanının helal olduğuna dair afişler asılmıştı o yıl Malatyadaki camilere) güçbela kaçabildiğini biliyordu Malatyadan. Şahinle birlikte biri daha vardı karakola yaklaşan. Siyah bir poşet vardı elinde. Yüzü kıpkırmızıydı heyecandan. Marmara Hukuk üçüncü sınıftan Murat. Yanından geçtikleri travestinin de adı Murattı ama ona Murat diyenin façasını bozardı. Tuğçe olmaya karar vermişti, anlaşılması zor nedenleri vardı bu kararın ama bu onun derdi değildi. Hala bir insan olduğunu biliyordu, Bülent Ersoy hayranıydı ve soğuktan, makyajının altındaki yüzünün, mus çorap altındaki bacaklarının kıl kökleri pörtlüyordu. Kalçaları çok küçüktü, müşteri bulamıyordu bu yüzden, bulduğuyla bir eve gidemiyordu. Büyük ihtimalle bu gece de o arabasız kırolardan biri gelecek ve bir apartmanın merdiven altında bitecekti işleri. Peruğunu düzeltti, mini eteğini çekiştirdi uçlarından.

Marmara Hukuk üçüncü sınıftan Murat sakinleştirmeye çalışıyordu kendini. O gün partinin kuruluş yıldönümüydü . Şahin, yaklaştık, sigarayı yak istersen dedi. Titreyen elleriyle sigarayı yaktı Murat. Karakolun arka duvarına doğru yöneldi. Öbür köşenin başında durdu Şahin. Murat titreyen elleriyle filtresini çıkardı sigaranın. Nöbetçi polis gördü Şahini. MP-3ün tetiğini kavradı. Napıyon lan orda diye bağırdı Şahine. Murat duydu, dondu. İşiycem abi dedi Şahin bir sarhoşun sesiyle. Siktirgit başka yere işe dedi nöbetçi polis. Şahin döndü. Alsa mıydık lavuğu diye düşündü nöbetçi polis. Şahin yürüdü, gitti. Murat sigarayı düşürdü elinden. Eğildi, tekrar aldı. Korkudan ağlayacaktı nerdeyse. Kaçıp gitsem mi diye düşündü. Son kez denedi fitili sigaranın içine geçirmeye. Geçirdi. Sigara düşecek gibiydi gerçi. Duvarın üzerine bıraktı içinde demir boru olan poşeti. Ve hayatının en uzun zamanda atılmış adımlarıyla önce yavaş, sonra hızlı hızlı uzaklaştı arka sokağa doğru. Caddeye çıktı. Kepenkleri inmiş ama ışığı açık bir kahvenin, yani gizli bir kumarhanenin önünde, esmer, kısa boylu, Salvador Dalininki kadar ince fakat kıvrımsız bıyıkları olan bir adam, yumurta topuklu, sivri burunlu ayakkabılarının üzerinde kısa kısa volta atıyordu ıslık çalarak. Onu görünce hatırladı Murat, ‘acaba nereye gitti bizim erkete? Alternatif randevu koymayı da unuttuk!İnşallah bir şey gelmez başına’Kahvenin erketesi şöyle bir süzdü Muratı. Arkasından bakıp söylendi; bi bok var bu herifte.

Derken bir gürültü koptu karakolun oralardan. Gökte apaydınlık bir dolunay vardı. Nijeryalının haberi yoktu partinin kuruluş tarihinden. Tuğçe, Küçükayı Takımyıldızının kaybolduğundan habersiz, ana avrat sövüyordu bir taksiciye. Şahin iyi bilmiyordu bu semti, bir parka girmiş, ağacın birinin dibinde kıvrılmış uyumaya çalışıyordu. Hile yapan bir kumarbazı tekme tokat dövüyorlardı kepenkleri inik kahvede.

bedrettin

AŞIK AHMEDİ'NİN ANLATISI

Hep aşığı betimleyen pervane imgesi isyancıya da yakışır. Her isyancı az biraz meccusidir. Ateşi görünce yüreği kaynar. Kendisini yitirir. Böyle olmak zorunda mıdır bilmem ama bütün isyanlar yenilir. Ama yenilgi zaten isyancının umurunda değildir. O, kurulacak olan yeni düzende de asidir. İsyan yenilince ateş söner. Ama isyancılar yanmıştır zaten. Pervane gibi önce bir iki cilveleşmiş, sonra da yari ateşle hemdem olmuştur. Ateşle isyancının aşkı pek tuhaftır. Bunu uzun uzun anlatmaya değer. Ama asıl trajedi yarine kavuşamamasıdır. Ateşe yetişemeyen isyancının halidir asıl trajedik olan. O, herşeyi görmüş olmanın ağır yükünü sırtından indirmeden yaşamaya mahkum edilmiştir yazgı tarafından. Elinde kalem, öylece kalakalır. Aşktan medet umar, sarhoşluktan, çöplüklerden… Hiçbir şey karşılık gelmez yüreğine, herşey yabancıdır. Kendi eliyle canını söküp almak acılarını dindirecektir belki. Ama böyle bir şansı yoktur artık. Bu, isyana hakaret olur. Onun yaşamla dopdolu oluşuna. Yüreğinde geçmişin pençesiyle bu biçareye düşen, görmek ve yazmaktır. Gözleri kanaya kanaya görmek ve elleri tutamayacak hale gelene kadar yazmak. Ağlamayı da unutmalıdır artık. Erlik, yiğitlik davasından değil. Ağlamak herkese yakışır. Ağlamayı beceremeyen insanı henüz kendi olmamış kabul etmek gerekir. Usta düzenbazları bir kenara at, ağladığı zamanlar, insanın en temiz zamanlarıdır. Ama o artık ağlayamaz. Elinde saz, türkülere sığınır içindeki sağanaktan.

SUFİ-TORLAK ATIŞMASI

Sufi

Biz kıyafetin şeklini almayız efendi!

Kıyafet bizim şeklimizi alır

Ve her kıyafet bir vakit sonra çıkarılmalıdır.

Çıkarılmalıdır ki yıkansın…

Bu hırkayı giydikten gayrı

Bize ne karıncaya efelenmek

Ne aslandan çekinmek vaciptir.

Torlak

Bu hırkayi sırtımıza vurduktan gayrı

Bize karıncadan çekinmek

Aslana efelenmek vaciptir

Evrenin yüreği razı olsun yeter

Güç budalası padişah, sırma kavuklu vezir

Dilencilerin tükrüğüyle gebermelidir

ve öyle altüst edip göz terazisini

Elalemin boyadığı saçı kirpiği yolup

Bu perişan berduşlar

Kara toprağa işve etmededir

Sufi

Madem öyle,söyle endişen nedir

saçtan sakaldan

etin-derin topraktan da

onlar inci tanesi miydi sanki!

Bir sünnet tutsanız amin diyeceğim

Tuttuğunuz hançer sizin,

gül yeşermez ucunda

Torlak

Hançer tuttuğumuz doğrudur lakin,

Biz sırf asa edilsin diye

Kesmeye kıymayız gül dalını

1.SAHNE gece-iç

Kahire’de Sultan Berluk’un sarayı

(Adamın sırtından gördüğümüz devasa kapı açılır. Kapıyı açan köle, adamın önünde eğilir. Adam kölenin karşısında durur.)

Adam- Ben de senin önünde eğileyim ister misin!

Köle- (şaşkınlıkla) Haşa efendim! Ne haddime…

Adam- O zaman bir daha benim önümde eğilme!

(Köle başını kaldırır, bir anlam veremeden bakakalır. Adam yürümeye devam eder)

Monolog- (Adamı hala sırtından görürüz. Yüzü belirsizdir. Yürüdüğü koridorun iki yanı, bir sarayı saray yapan şeylerle, altınlar, gümüşler ve diğer değerli madenler, çini tabaklar, çesm-i bülbüllerle süslenmiştir.) İnsan kanının kurutulmuş hali altın. Şu ibrikte kimbilir nice göznuru, nice sanatkarlık var. Ama onu doldurup taşıracak kadar da kan ve gözyaşı. Yoksa nasıl adım atabilirdi bir saraydan içeri? Bütün bu hazine başka nasıl girebilirdi bir saraya. Peki ya ben? Elim hiç kana bulaşmamışken ben nasıl girdim? Ben neden burdayım? (Bu arada muhafızlı bir kapının önüne varmıştır. Kapı açılır. İçerde, yuvarlak oluşturmuş sofraların etrafına dizilmiş 8-10 adam. Daha yüksekçe bir yerde, minderlerin üstünde yarı uzanmış sultan. Sultan ayağa kalkar. Gözlerini abartıyla açarak, bir satıcı gibi adamı işaret eder.)

Sultan- İşte efendiler! İşte doğunun bilgi ışığı girdi kapımızdan. Sarayımdaki hiçbir şeyin varlığı bana bu kadar gurur vermemiştir. Nil’in suları böyle güneş görmemiştir. Bu yaşında en büyük fıkıh bilgini ünvanını kazanan Simavna Kadısı Oğlu Bedrettin Mahmud’u sizlere takdim ederim.

Bedrettin- Selamunaleykum efendiler. (eğilir)

Efendiler- (hep birlikte) Ve aleykum selam

1.efendi- Ve aleykum selam

2.efendi- (sevimsiz ve kıskanç bir yüz ifadesiyle yanını gösterir) Böyle buyurun. Aman yakmayasınız sakın. (efendiler yılışıkça güler)

3.efendi- Pek de gençmişsiniz. Öyle ağır sıfatların altında ezilmezsiniz inşallah.

4.efendi- Bu meclise girmekten daha ağır sıfat da olmaz zaten. Sultanımız eksik olmasın başımızdan. Sayesinde, Kahire inananların beyni, düşünenlerin kalbi oldu. Hem hangi Sultan başka fikirlere, başka değerlere bu kadar açık yürekli yaklaşabilir ki…

Bedrettin- Demek Platon’un hayalini gerçekleştirme niyetindesiniz Sultan'ım. Artık bilgelere, bilginlere pek değer verilmiyor dünyada.

Sultan- (Önce şaşkın duraklar. Sonra o da yılışıkça) Yok be hoca! Platon’un ne dediği umurumda değil. Devletin, tahtın kanunları felsefeye gelmez, pek sadedir. Yani şu kadar sadedir; dünyanın en akıllı adamları burdadır. Ve akıl benim önümde eğilmekte, benim önümde çatışmakta, benim huzurumda doğurmaktadır fikirlerini. Bu da hoşuma gidiyor elbette.

5.efendi- Genç bilginimiz Platon’u tanıyor demek!

Bedrettin- Ben sadece kitapları tanırım.

1.efendi- Anlaşılan genç kardeşimiz gizemi seviyor. Ama burda bizim adetimiz açık sözlü olmaktır. ‘Sadece kitapları tanırım’ ne demektir, açıklama lütfunda bulunur musun? Eğer gerçekten bir açıklaması varsa…

Bedrettin- İki manası vardır bu söylediğimin. Evet, ben Platon’un kitaplarını okudum, onları da tanırım. Ama sırada bekleyen sorunuza da cevap verdim. Eğer felsefeyle tanrının kitapları arasında bir tercih yapmam gerekirse; ben tanrının kitaplarını tanırım. Hukema mesleğinden değilim. (5.efendiye döner) sıradaki sorunuz buydu sanırım.

5.efendi- (şaşkın) Evet, gerçekten de buydu.

3.efendi- Eğer yersiz kaçmayacaksa sizi yakalamışken sormak isterim. Osmanoğulları artık Horasan erenlerinin yüzüne bakmaz olmuşlar doğru mu? Hatta dediklerine göre Sultan Bayazıd, bir sünni tarikatın hırkasını giymiş bile. Siz ne diyorsunuz bu hale?

Bedrettin- Babam Orhan Bey’in silah arkadaşlarındandır. Ama benim aklım saray işlerine pek ermez. Naçizane fikrim odur ki Sultan Bayazıd’ın ne tanrıya bakışı, ne tanrıya yakarışındadır degişiklik. Ama saray işleri değişmektedir. Osmanoğulları büyük topraklar fethetmektedir hergün. Biliyorsunuz, türkler savaşçı bir halktır. Savaşçı, sürekli hareket eden bir halkın başında zevkine düşkün, uyuşuk bir lider oturamaz. Ve bu liderler başka ülkelerdeki meslektaşları kadar imtiyazlı değildir. Aksine, halkıyla gerçek bir kader birliği içindedir. Ama artık Osmanoğulları koca bir devlet, sadece bir beylik değil. Artık otağ değil, bir saray var. artık ne kader birliği ne de kardeşlik sürebilir. Sultanımızın dediği gibi, devletin, tahtın kanunları söz almıştır. Ne felsefenin, ne de imanın hükmü kalır o zaman.

Sultan- Yahu hoca, ben senden korkmaya başladım. Sen bu sarayı benim başıma yıkacak gibisin (der ve kahkaha atar)

Bedrettin- Ben bunu nasıl yaparım sultanım! Onu yapabilecek olanlar bu saraya hiç girmeyenlerdir.

2.efendi- (kinayeyi sezmiş olarak 3. efendiye döner) Böyle müsamahalı bir Sultan dünyaya iki kere gelmez.

3.efendi- (onun kulağına eğilerek) böyle haddini bilmez de iki kere gelmez. Ama şansa bak ki böyle bir Sultan'ın önüne düşmüş.

2.efendi- Gençtir, aklı havada… düzelir elbet.

3.efendi- İnşallah…

Sultan- Yahu siz öyle düşünüp durunca yorulmuyorsunuz ama ben sizi dinlerken bitap düştüm. Hem Bedrettin kardeşimizi uzun zaman misafir etmeye niyetliyiz. Kendisi zaten şu an Şeyh Babarti hazretlerinin yanında tahsil etmektedir. Fikir alıp vermeye çok vaktimiz olacak. Mekanımıza biraz neşe gelsin artık. (bir el işaretiyle kapı açılır. Ellerinde tepsi ve testilerle güzel hatunlar içeri girer. Ardından çalgıcılar. Ve müzik başlar. Bedrettin sofraya dalgın bakarken sahne kapanmış olur.)

SAHNE 2 gün/dış Kahire sokaklarında

(labirenti andıran sokaklarda yürüyor. Dükkanların önünde çeşit çeşit mallar, satıcıların bağırışları, müşterilerin pazarlıkları arasından geçiyor. Yürüdükçe ortalık tenhalaşıyor. Yoksul evlerinin dizildiği sokaklara geldiğinde kaybolduğunu anlıyor. Yani tam olarak orada anlıyor kaybolduğunu. Yol soracağı birilerini aranırken, küçük bir kahvenin önünde paspal kılıklı bir adamın oturduğunu görüyor. Yol sormak için yanına gidiyor. Bütün bu yürüyüş boyunca bir monolog akıyor.)

Monolog- İşte geldim Kahire. Sen çağırmadın ama ben geldim. Dağlardan, ırmaklardan, çöllerden, hanlardan geçtim de geldim. Neden geldim? Sultanının oğluna mürettip olmaya mı? Hayır elbette, ama tanrının hazırladığı sürprizleri insan nereden bilsin? Geri mi çevirseydim bu teklifi? Tuhaf adam şu Sultan Berduk. Etrafındaki yalakalar sürüsü dururken neden benden istiyor oğlunu eğitmemi? Ben ne yapmalıyım şimdi? Sen ne yapıyordun ki zaten Bedrettin? Divane gibi bu gidiş nereye? Onca yolu tepip neden geldin Kahire’ye? Nedir yollarda aradığın? Seni böyle diyar diyar süren, peşisıra sürüyen ne! Off.. bir bilsem, bir bulsam! Geldik işte. Çulumuzu serip soluklanmadan peydah olmaz yanıt. Kalayım sende biraz Kahire. Soluklanayım biraz. Elbetteki kabul etmeliyim bu işi. Hem bu memleketin gelecekteki Sultanını eğitmek ne demek! Edepli bir Sultan olmasına katkım olur belki. Zeki çocuğa benziyor, belki erdemli bile olur. Bu ne çetin iş, biliyorsun değil mi! Biliyorum, bir sultanın aslında sultan olmadığını anlamasıdır erdemli olması. Peki ya tersi olup saray beni de bozarsa! Açılan altın keseleri gözlerimi kamaştırırsa! Sınamadan bilemeyiz gücümüzü. Bu sınava gireceğim. Evet, gireceğim… de… Ben bu sokağa nerden girdim! Hay lanet! Kayboldum işte! Divaneliğe bak.

(Sokağın köşesinde küçük bir kahvede oturan adama yaklaşıp sormak ister.)

Bedrettin- Selamunaleykum. Ben şehrinizde misafirim. Ve galiba kayboldum. Yolu bulmama yardım eder misiniz?

Kalenderi- Demek kayboldun ha! (gülmeye başlar) Vardın da mı kayboldun! Anlat hele ne gördün gayb aleminde? Gözünü açabildin mi bari? Öyle şaşkın baktığına göre açamamışsın belli ki. Otur yabancı. Bizde misafire birşey ikram edilmeden yol gösterilmez. (Bedrettin sıkıntılı otururken etrafına bakınır. Bu deliden hayır yok diye düşünerek başka birilerini arar gözleri.) Ben sarhoşum ama sen benden daha sarhoş görünüyorsun. Bunu ben görüyorum tabi. Hırsızlar sana baktıklarında sadece o yünlü kaftanı görürler. Daha uyanamamışlar demek ki. Yoksa şimdiye kadar derini yüzüp alırlardı.

Bedrettin- Gerek kalmazdı buna. Nazikçe isteyen birine de verebilirim kaftanımı.

Kalenderi- O zaman ne olurdu biliyor musun?

Bedrettin- Ne olurdu?

Kalenderi- Derini kaftanın altında bırakır ama kelleni boynundan ayırırlardı. Çünkü bu hırsızlara hakaret etmek demektir. Her mesleğin bir onuru vardır bilirsin. Yahu bak sormayı unuttum, sana ne ikram edeyim? Esrarım bitti ama şanslısın, bu yoksul adamın bir testi Zerdüşt zehri var bugün. Ağzına kadar dolu hala.

Bedrettin- Esrar bize haramdır zaten. Zerdüşt zehri dediğini de bilmem. İçmedim hiç.

Kalenderi- Bilmezsin tabi. Ona bu ismi ben verdim, herkes şarap der.

Bedrettin- İşte o kesin kes haramdır bize.

Kalenderi- Hangi ümmettensin yabancı?

Bedrettin- Elhamdulillah müslümanım.

Kalenderi- Şansa bak! Ben de. Ama bana hepsi helal.

Bedrettin- Nasıl oluyormuş o?

Kalenderi- Çünkü tanrı beni sever (gülmeye tutulur yine) ben de onu severim. Ama dedim ya, sen benden daha sarhoş görünüyorsun. İmrendim sana. Bu dünyadan geçmeli yabancı. Ben neyle meyle geçiyorum, sen secdeyle geçiyorsun belli ki. Belli ki geçebiliyorsun. Ama çokları kendilerini kandırıyor ibadet eder gibi görünerek. Gafiller, kendilerini gerçekten kandırdıklarından, tanrıyı da kandırdıklarını sanıyorlar. Üçün-beşin hesabıyla namaza duruyor, iftarda mide fesadı geçirene kadar yiyorlar. Nafile… törendir bunlar. Gördüğünü ezberleyen ve tekrarlayıp giden sürüler içindir. Ben o dinden değilim. Benim dinim gönül işidir. Gönlümün kapısını açıyorsa Zerdüşt zehrini içerim, sokaklarda deli gibi raksederim, kafir sayılanın ayağını öperim. Yeter ki gönül kapımı açsın.

Bedrettin- Bana yabancı bir dili konuşuyorsun. Senin dediğin benim kitabımda yazmıyor, der ve sıyrılırdım ama… (durur, konuşup konuşmamakta kararsız) benim de bir gönlüm var. Hala aç. Ona uyup buralara kadar geldim işte. Köşe bucak arıyorum ne olduğunu hala bilmediğim bir şeyi. İzini bulmak bile yetecek sanki.

Kalenderi- Bilirim, şu halde bir yolculuk şart. Ama bu kadar yol tepmeye lüzum yok. Dert de derman da sende olsa gerek.

Bedrettin- Eğer için karanlık dehlizlerle doluysa lüzum var. Işığa ihtiyacım var. Yollarda arayıp durduğum şey bir ışık benim. Sadece bir ışık. Mürşidi olacağım bir şeyh…

Kalenderi- -Bir şeyh mi! (kızgınlıkla) O körlerde ışık mı arıyorsun! Hem de senin içindeki karanlık dehlizlere ışık olsunlar diye öyle mi! Onların içini karanlık sarmış be evlat, karanlık katılaşmış onların içinde. Sendeki dehlizleri nasıl aydınlatacaklar!

Bedrettin- Amma da yaptın şimdi! Sanki kör olmak için şeyh olmak şart!

Kalenderi- Hayır, şeyh olmak için kör olmak şart. İnsanlar kendi içlerindeki ışığı, kendi içlerindeki tanrıyı senin dizinin dibinde, senin gözünün ışığında, senin sözünün manasında arayacaklar… Sen de tanrı adına onlara cennetten tapu dağıtacaksın! Sonra müridlerinin bir lokma ekmeğine dadanacak, saltanatını da oğluna bırakacaksın. Tanrıyı anlamayanınki doğuştan körlük, nasipsiz diyelim onlara. Ama bu şeyhler… bakarken görmeyenler bunlar, tanrıyı pazarda satıp para kazanıyorlar.

Bedrettin- Pekala, anlaşılıyor ki tanrıya kayıtsız değilsin. Bu anlaşılıyor, lakin meşrebin anlaşılmıyor. Sen nasıl ibadet edersin, yolun nedir, başkalarını nasıl çağırırsın yoluna?

Kalenderi- Ben kimseyi çağırmam. Yol benim yolumdur. Herkesin kendi yolu vardır sevgiliye varmaya. İbadete gelince, ben ibadeti nefes alarak yapanlardanım. Eğer o nefes dumanlıysa ne ala… (güler) Bak! Ben varım. Şu an seninle konuşuyor, ruhumu senin ruhunla harmanlıyorum. Nasıl varolduğumu bilmiyorum ama pek de önemi yok bunun. Bana bu hayatı kim hediye ettiyse, ona şükranımı yaşayarak gösteriyorum. Hayatı severek. Adım Haydar’dır. Kendime ikinci bir sıfat beğenmiş değilim. Ama başkaları bana ve benim gibilere Kalenderi der. Deli muamelesi yaparlar, acırlar. Ben de onlara acırım. Çünkü gerçeği kabullenmek zordur. Çünkü hayatlarında gerçeğe dair birşey yok insanların. Karınlarını doyurmak, elaleme rezil olmayacak kadar güzel giyinmek, çocuk yapmak, efendilerin önünde eğilmek… Ve bunun gibi bir sürü saçmalığa adanmış hayatlar. Başkaları bize deli derler. Çünkü deliliklerini kabullenmek istemezler. Bize acırlar. Çünkü acınası hallerini görmek istemezler yüzümüzün aynasında.

Bedrettin- Siz araplar, hepiniz böyle felsefe meraklısı mısınız yoksa hep bana mı tesadüf ediyor?

Kalenderi- Arap olduğumu da nerden çıkardın! Ben İranlı'ıyım. Hamedanlı Haydar derler buralarda. Peki onca muhabbet ettik de sormadım, adetim değildir… Sen kimsin? Nerden geliyorsun?

Bedrettin- Bedrettin Mahmut derler bana. Babam Simavna Kadısı İsrail Bey'dir. Buraya Şeyh Babarti’nin medresesinde tahsilimi sürdürmeye geldim. Geriye bakınca herşey bu kadar işte. Ama tuhaf bir zamanda karşılaştık Hamedanlı. İçimde gümbür gümbür bir şeyler patlıyor. Zihnim, yüreğim dağılıp derleniyor hergün. Bekliyorum, görelim bakalım, ne olacak. Artık müsaadeni alayım ben. Hava kararmadan varayım yoluma…

Kalenderi- Pekala, yolun açık olsun. Ha, unutmadan, eğer buralarda bilge ve erdemli birini arıyorsan, Şeyh Ahlati’yi bul. Zamanını harcamış olmazsın.

Bedrettin- olur. Ama hala göstermedin yolu.

Kalenderi- Sahiden, sen nereye gidecektin?

Bedrettin- Saraya.

Kalenderi- Yahu bunu niye baştan söylemedin? Hırsızlara gerek kalmaz, ben yüzerdim senin derini. (gülümser yine belirgin bir şekilde) ama güzel sohbetinin hatırına, bu seferlik üzerinde kalsın. Şu yolu da dosdoğru takip et, meydandan sağa dön. Sarayı göreceksin.

Bedrettin- Eyvallah Hamedanlı, inşallah muhabbetinden mahrum kalmayız.

Kalenderi- İkimiz de yolcuyuz Bedrettin. İşin kötüsü, ikimiz de bilmiyoruz nereye gideceğimizi. İnşallah tekrar karşılaşırız.

Bedrettin giderken bir kız çocuğu görünür. Bedrettin kızı görmez.

3. SAHNE gece/iç Medrese Yatakhanesi

( Ögrenciler… herkes yatma hazırlıklarına girişmektedir. Bazı masalarda kandil ışığında okumaya yazmaya çalışanlar. Hekim Hacı Paşa ve Aşık Ahmedi de orda. Bir kapıdan geçince yatakhaneye varılmaktadır. Seyyid Şerif yatakhaneye girip çıkmakta, ortalıkta dolanmaktadır. Bedrettin içeri girer. Seyyid ona doğru yönelir. )

Seyyid- Vallahi seni falaka paklar. Kardeşim sen nerdesin ya! Ulan hop oturup hop kalkıyoruz burda. Hiiiçç… Kimin umurunda! Beyim sana diyorum, heeeyyy! (Çünkü bu arada Bedrettin tanıdıklarıyla selamlaşmaktadır) Sen bilmediğin bir şehirde bu vakte kadar sürtersen ve başına bir iş gelirse baban bana hesap soracak! Ben yiyecem azarı! (bu arada Hekim yanlarına gelmiştir)

Hekim- Tamam be kardeşim, sus biraz! Adam nefes alsın! Hem ona daha iyi davran artık, o bir Saraylı oldu. (Omzuna sarılır) Gelin Beyzadem, siz bakmayın bu densize… Çok yorulmuşsunuzdur, oturun şöyle… haah, işte böyle. Kusura bakmayın, minderimiz yok.

Bedrettin- Bugün hepinizin gevezeliği üzerinde anlaşılan. Bir tek Ahmedi’den ses çıkmıyor.

Ahmedi- Ben anlatırım da… Önce sen başla, Seyyid haklı.

… (kalenderi ile muhabbetini anlatıyor)…

Bedrettin- İşte böyle bir adam. Doğrusu, bir gün onu hep birlikte ziyaret edelim derim. Eee… Şair efendi sen söyle bakalım, niye kanatlanmışsın yine? Yine birine aşık olmuşsundur diyecem amma…

Seyyid- Dişi deve görse aşık olacak. Ama onu bile esirgiyorlar! (gülüşürler)

Ahmedi- Senin suratını görmektense o deveyle kırk yıl bakışırım daha iyi.

Seyyid- 40 yaşına kadar aynaya bakmayı ihmal etme o zaman. (yeniden gülüşürler, yatakhaneden bir baş uzanır. Sertçe çıkışır)

Ögrenci- Yahu biraz edep! Nedir her akşam sizin dırdırınızdan çektiğimiz! Vallahi şikayet edeceğim sizi!

Ahmedi- Koyun gibi meleme orda! Derdin varsa gel kendin çöz! Yalaka herif, tuvalete de mi hocayla gidiyorsun!

Bedrettin- Abarttın ama…

Ahmedi- -Naapayım! Aha bunun yüzünden (Seyyid’i gösterir)

Bedrettin- Ee anlat artık!

Ahmedi- Dediğin gibi üstad, ben kanatlandım. Bu bir kuşun değil, bir burağın kanatları ama. Şu dizelere bir bakın…

“sen haydi, koş, var git hekimlere

Orda işiniz yok de sizin

Orda ne dermansızlık ne dert var de

Orda ne gam ne kasvet

Orda ne kadı ne vali

Ne bey ne beyin vergicisi

Davalar, düşmanlıklar, kavgalar zaten

Denizlerin üstünde hiçbir zaman yürüyemedi”

Bedrettin- Kimindir bu?

Ahmedi- (masadan kitabı alıp gösterir) Mevlana Celaleddin…

Seyyid- Bak Hekim, cennette size yer yokmuş.

Ahmedi- Bu adam ancak bu kadarını anlayabildi, mazur görün. Sen ne dersin Hekim?

Hekim- Ben ‘Seyyid cennetliktir’ derim şimdi hepiniz gülersiniz. Yok, gerçekten “ne dermansızlık, ne dert” mısrasını derdettim ben.

Ahmedi- Peki sen Üstad?

Bedrettin- (dalgın) “Ne kadı, ne vali, ne bey, ne beyin vergicisi…”

Ahmedi- Herkes kendi mesleğinden baktı yani?

Bedrettin- Seyyid, senin sandığın gibi cennetten bahsetmiyor. Mevlana belli ki dünyada bir yerden bahsediyor. Dünyadaki bir cennetten. Düşünsenize, dünyanın adil bir yer olması için önce kadılardan ve fetvalardan kurtulmak gerek.

Seyyid- Baban duymasın bu söylediğini!

Bedrettin- Duysun. Sadece o değil, bütün kadılar duysun. Kafanı yıldızlardan kaldırıp şu benim hukuk kitaplarına biraz bakabilseydin görürdün ne saçmalıklar var fetva diye yazılmış. Ne adaletsizlikler. Bütün fetvalar, güçlülerin gücüne basılmış bir mühür sadece. Düşün ki kurtulduk bu kadı denilen cahillerden. Ama sadece onlar değil, Mevlana’nın dediği gibi beyler ve beylerin vergicileri de alıp başını gidecekler. Hepimiz aynı kumaştan değil miyiz? Ne farkımız kalacak o zaman? Birimiz diğerinden üstün olmayınca cennet çıkar ayağımıza gelir.

Seyyid- Senin bu dediğin tanrı kelamına aykırı. Kuran’da kölelerinize zulmetmeyin deniyor ama kölelik yasak falan denmiyor. Başka türlüsü mümkün olmadığı için kurulmuş belli ki bu düzen.

Bedrettin- Evet, Kuran köleliği yasaklamıyor. Eğer basit bir kanun kitabı gibi okursan. Ama hala anlam veremediğimiz onca şey yazılı Kuran’da. Yani görünen anlamlarından ibaret değil. Canlı bir kitap bu. Sen ben gibi hareket ediyor. Aynı cümleler ve aynı sözcükler, zamanla başka sorulara da yanıt oluyor. Güç ve mülk sahipleri için cennetin bu dünyadan uzak tutulması gerek. Çünkü güçlerini ve mülklerini paylaşmak istemezler. Cennetin bu dünyadan uzaklarda olamayacağını sezdiriyor Mevlana. “Cennet, beyler, valiler, vergiciler ve kadılar gittiğinde gelecek” der gibi…

Hekim- Madem öyle, kim getirecek madem? Bir bak insanlara, kimin umurunda bu! İbadet edenler de cennete varmak için değil, cehennemden kurtulmak için tanrıya rüşvet veriyor. Zulüm altındakiler zalimlerden daha huzurlu görünüyor. Bilgeliklerinden değil, aptallıklarından! İnsanların çoğu aptal ve çok azı zeki olunca elbetteki başka bir düzen olmaz. Seyyid doğru söylüyor. Başka türlüsü mümkün değil. Bu yüzden birileri her zaman köle olacak. Başka birileri de efendi. Efendiler, sığır sürülerini güder gibi güdecek köleleri, kırbaçlaya kırbaçlaya çalıştıracak. Kuran’da görünenin dışında bir anlam arıyorsun. Pekala o zaman sana bir soru; peygamber efendimizin köleleri yok muydu? İyi biliyorsun ki vardı. Ölümüne değin. İşte Kitap, işte sünnet, işte hayat. Daha ne arıyorsun?

Bedrettin- (yine dalgın) Eger bu dediklerini kabul etseydim, kafir olmayı tercih ederdim.

Seyyid- Beyefendiye bakın hele! Yarın Saraylı olacak, neler söylüyor. Sahi, konuştun mu Sultan’la? Yarından itibaren başlıyor değil mi Şehzade’nin çilesi?

Bedrettin- Evet, konuştuk. Yarın başlıyoruz derslere. Sultan bir de ev hediye ediyor. ‘Ne zaman istersen taşın’ dedi. Kabul etmedim ama anahtarı elime tutuşturdular. Eveeet, kim istiyor bu anahtarı? (elinde sallar)

Seyyid- Sağolasın, ben kellemi seviyorum, almayayım.

Hekim- Anahtar dursun, sen de burda kalmaya devam et işte.

Bedrettin- Ayıp olmaz değil mi?

Hekim- Sen de ne tuhaf şeyler düşünüyorsun be kardeşim, olmaz olmaz!

Bedrettin- Şeyh Babarti ne anlattı bugün?

4. SAHNE gece/iç

Anlatıcı- (Aşık Ahmedi’den başkası değildir elbette bu anlatıcı. Etrafında birkaç kişi dizilmiş, kandil ışığında onun ağzından dökülecekleri bekliyorlar.) Bana ne zaman şeyhimi sorsalar, onun boyunu posunu, huyunu suyunu öğrenmek isteseler aynı çileye düşerim. Onun dediği gibi ‘hakikati damla damla zerketmek’le, halkın anlayışına yatkın bir hale getirmekle mi anlatayım? Yoksa onun uğruna ömrünü koştuğu davayla mı anlatayım; her şeyi olduğu gibi görebilme davasıyla mı? Karşıma geçip bana onu anlatanlar çok oldu. Dağ gibi bir adammış meğer, onun sığacağı kapı yokmuş memlekette! Benden bile kısa boyluydu şeyhim ama halk ona 3 metre boy uygun gördüyse elden ne gelir… Boyun posun hikmetini çözen varsa beri gelsin. Şeyh Bedrettin’de boy pos arayanın aklına şaşmak gerek. Sanane onun kaşından gözünden be adam! O kafa ve o kalbe baksana ne görkemli savaşmışlar. Şeyhim sihirde büyüde oyalanmadı hiç. Göz boyamayla hiç oyalanmadı. Çifti çubuğu, bir çarığın nasıl yapıldığını bile bilmezdi. Bilmesi şart mıydı? Bazen olmadık sakarlıklar yapardı, utanmaz, gocunmazdı bunlardan. Gülümsemeyi bilen biriydi, yüzüne kazınmış gibi gülümserdi, göçebe gülüşü taşımazdı yüzünde. Sakarlık yaptığında da ince bir işin altından kalkamadığında da o gülümseyişiyle gelir yardım isterdi. Bütün öbür şeyhler neden hep suratsızdır, müridini neden insan yerine koymazlar? Çünkü bunu yapmayacak olsalar, biter, darmadağın olurlar. Bırakın ardından gitmeyi, dönüp yüzlerine bakan bulunmaz. Şeyhim bize yoldaşlık, kardeşlik etti. Bir sözüne ölürdük ya, gülümseyişiyle yaşama davet etti. Bir çocuğu bile uzun uzun dinleyebilirdi. Kıymet verirdi, ‘yok yahu! Demek öyle olmuş’ diye iyice cesaretlendirirdi çocuğu. Öğrenirdi. Ve aradaki duvarları kaldırıp öyle öğretmenlik yapardı. Hem çocuklara, hem büyüklere. Onun için tanrı demek aşk demekti. Sevgi demekti. Işte aradığı da tam buydu. Önüne konan gaddar, korkunç ve acımasız tanrıyla arası hiç iyi olmadı. Kapı kapı o tanımlayamadığı şeyi ararken, bir kapının ardında buldukları onu yeni bir insana dönüştürdü. Öncesinde aklıyla yürüyebildiği bütün yolları yürümüş, genç yaşına rağmen büyük bir saygınlık elde etmişti ama onun derdi bu dünyanın basit nimetleriyle değildi. O kapıdan girdiğinde başka bir dünyada buldu kendini.

5.Sahne gün/iç Ahlati Dergahı

(dergahın etrafı duvarlarla çevrilidir. Kapıdan içeri girene kadar sessiz sedasızdır ortalık. Tam da kapıdan içeri geçince Bedrettin kendini yoğun bir sesler evreninde bulur. Bahçenin içi çeşitli ağaçlarla doludur. Koyu yeşil dalların gölgesi, hem dışardaki kavurucu sıcaktan hem de canlılık adına fakirlikten ayırır burayı. Bu ağaçlar, sayısız canlı için bir yaşam odağıdır. Ve o sayısız canlı, kapının bu tarafına geçince hissettirmektedir kendilerini. Birkaç adımda dergahın avlusuna varır ki orda ses cümbüşünün kaynakları hep birlikte ötüşmektedir. Erbaniler kalkıp inmekte, hızla soluklanan bir göğüs gibi. Neyler ayrılıktan şikayeti söylemekten vazgeçmiş de buluşmanın sarhoşluğunda gibi. Dervişler halka halka kavuşmuş birbirine, tek vücut gibi titremekte, tek bir soluk gibi hü çekmekte. Başı dönecek gibi oluyor Bedrettin’in. Erbanilerin ritmi hızlanıyor. Soluk alış verişleri hızlanıyor. Kalbi hızlanıyor. Çatlayacak gibi. Bir ağaca tutunuyor. Kapıdan çıkan bir derviş Bedrettin’in yanına geliyor.)

Derviş- Safalar getirdiniz, buyrun, şeyhimiz içerde sizi bekliyor. (peşisıra kapıdan giriyor Bedrettin. Şeyh Ahlati taş duvarların kesiştiği bir köşede rahleye eğilmiş okuyor. Başını kaldırıyor gelenlerin ayak sesine. Seyrek sakalları arasında bir kumral yüz. Çakır gözleri alev alev yanan bir kumral yüz. Çakır gözler Bedrettin’in kara gözlerini yakalıyor. Derviş geri geri ayrılıyor huzurdan. Onlar öylece kalakalıyorlar. Bu iki çift göz arasında akana ne ad verilir? Odada başka kimse yok. Olsaydı şayet, yüzyıllardır bekleyen iki aşık kavuşmuş sanırdı. Çakır gözler Bedrettin’in kara gözlerinden içeri akıyor. Su gibi akıp dolduruyor Bedrettin’in içini. O gözlerdeki şehlalık olmasa, içi tutuşan bir adamın tutkuları yüzünde izler bırakmış olmasa su gibi bakamaz, su gibi akamaz gözleri. O şehlalık olmasa çarpar devirir karşısındakini. Bedrettin hala devrilmemişti ya devrilecek gibiydi. Ahlati rahlenin başından kalktı ağır adımlarla. Gözlerini ayırmadan. Sanki yeni keşfettiği, ilk kez karşılaştığı bir varlığa bakar gibi şaşkın ve hayranlıkla yaklaştı. Bedrettin’in elini avucuna aldı. Öptü.

Ahlati- (ilk kez yüzündeki şaşkın ifadenin yerini bir gülümseyişe bırakarak) gözümüz yollarda kaldı. Ama vakit bu vakitmiş demek. Muhabbetinize hasıl olabilmek de nasipmiş. Biz ilim erbabı değiliz elbette, gönlümüzdür gözümüz. Ama sizin su gibi zihninizi kitaplarınızdan bilirim. Bizim de halktan yediğimiz ekmeğin hesabını vermemiz gerekir.

Bedrettin- Halk sizden memnun görünür Şeyhim. Halk gösterdi bana yolu gelirken. İlim ise Şeyhim, insanı zehirliyor. Ben zehirlendim. Ve asıl soruların cevabını bulamadıkça çırpınıp durmak yordu beni. Gönül gözümü açacak merhem isterim Şeyhim.