AŞIK AHMEDİ'NİN ANLATISI
Hep aşığı betimleyen pervane imgesi isyancıya da yakışır. Her isyancı az biraz meccusidir. Ateşi görünce yüreği kaynar. Kendisini yitirir. Böyle olmak zorunda mıdır bilmem ama bütün isyanlar yenilir. Ama yenilgi zaten isyancının umurunda değildir. O, kurulacak olan yeni düzende de asidir. İsyan yenilince ateş söner. Ama isyancılar yanmıştır zaten. Pervane gibi önce bir iki cilveleşmiş, sonra da yari ateşle hemdem olmuştur. Ateşle isyancının aşkı pek tuhaftır. Bunu uzun uzun anlatmaya değer. Ama asıl trajedi yarine kavuşamamasıdır. Ateşe yetişemeyen isyancının halidir asıl trajedik olan. O, herşeyi görmüş olmanın ağır yükünü sırtından indirmeden yaşamaya mahkum edilmiştir yazgı tarafından. Elinde kalem, öylece kalakalır. Aşktan medet umar, sarhoşluktan, çöplüklerden… Hiçbir şey karşılık gelmez yüreğine, herşey yabancıdır. Kendi eliyle canını söküp almak acılarını dindirecektir belki. Ama böyle bir şansı yoktur artık. Bu, isyana hakaret olur. Onun yaşamla dopdolu oluşuna. Yüreğinde geçmişin pençesiyle bu biçareye düşen, görmek ve yazmaktır. Gözleri kanaya kanaya görmek ve elleri tutamayacak hale gelene kadar yazmak. Ağlamayı da unutmalıdır artık. Erlik, yiğitlik davasından değil. Ağlamak herkese yakışır. Ağlamayı beceremeyen insanı henüz kendi olmamış kabul etmek gerekir. Usta düzenbazları bir kenara at, ağladığı zamanlar, insanın en temiz zamanlarıdır. Ama o artık ağlayamaz. Elinde saz, türkülere sığınır içindeki sağanaktan.
SUFİ-TORLAK ATIŞMASI
Sufi
Biz kıyafetin şeklini almayız efendi!
Kıyafet bizim şeklimizi alır
Ve her kıyafet bir vakit sonra çıkarılmalıdır.
Çıkarılmalıdır ki yıkansın…
Bu hırkayı giydikten gayrı
Bize ne karıncaya efelenmek
Ne aslandan çekinmek vaciptir.
Torlak
Bu hırkayi sırtımıza vurduktan gayrı
Bize karıncadan çekinmek
Aslana efelenmek vaciptir
Evrenin yüreği razı olsun yeter
Güç budalası padişah, sırma kavuklu vezir
Dilencilerin tükrüğüyle gebermelidir
ve öyle altüst edip göz terazisini
Elalemin boyadığı saçı kirpiği yolup
Bu perişan berduşlar
Kara toprağa işve etmededir
Sufi
Madem öyle,söyle endişen nedir
saçtan sakaldan
etin-derin topraktan da
onlar inci tanesi miydi sanki!
Bir sünnet tutsanız amin diyeceğim
Tuttuğunuz hançer sizin,
gül yeşermez ucunda
Torlak
Hançer tuttuğumuz doğrudur lakin,
Biz sırf asa edilsin diye
Kesmeye kıymayız gül dalını
1.SAHNE gece-iç
Kahire’de Sultan Berluk’un sarayı
(Adamın sırtından gördüğümüz devasa kapı açılır. Kapıyı açan köle, adamın önünde eğilir. Adam kölenin karşısında durur.)
Adam- Ben de senin önünde eğileyim ister misin!
Köle- (şaşkınlıkla) Haşa efendim! Ne haddime…
Adam- O zaman bir daha benim önümde eğilme!
(Köle başını kaldırır, bir anlam veremeden bakakalır. Adam yürümeye devam eder)
Monolog- (Adamı hala sırtından görürüz. Yüzü belirsizdir. Yürüdüğü koridorun iki yanı, bir sarayı saray yapan şeylerle, altınlar, gümüşler ve diğer değerli madenler, çini tabaklar, çesm-i bülbüllerle süslenmiştir.) İnsan kanının kurutulmuş hali altın. Şu ibrikte kimbilir nice göznuru, nice sanatkarlık var. Ama onu doldurup taşıracak kadar da kan ve gözyaşı. Yoksa nasıl adım atabilirdi bir saraydan içeri? Bütün bu hazine başka nasıl girebilirdi bir saraya. Peki ya ben? Elim hiç kana bulaşmamışken ben nasıl girdim? Ben neden burdayım? (Bu arada muhafızlı bir kapının önüne varmıştır. Kapı açılır. İçerde, yuvarlak oluşturmuş sofraların etrafına dizilmiş 8-10 adam. Daha yüksekçe bir yerde, minderlerin üstünde yarı uzanmış sultan. Sultan ayağa kalkar. Gözlerini abartıyla açarak, bir satıcı gibi adamı işaret eder.)
Sultan- İşte efendiler! İşte doğunun bilgi ışığı girdi kapımızdan. Sarayımdaki hiçbir şeyin varlığı bana bu kadar gurur vermemiştir. Nil’in suları böyle güneş görmemiştir. Bu yaşında en büyük fıkıh bilgini ünvanını kazanan Simavna Kadısı Oğlu Bedrettin Mahmud’u sizlere takdim ederim.
Bedrettin- Selamunaleykum efendiler. (eğilir)
Efendiler- (hep birlikte) Ve aleykum selam
1.efendi- Ve aleykum selam
2.efendi- (sevimsiz ve kıskanç bir yüz ifadesiyle yanını gösterir) Böyle buyurun. Aman yakmayasınız sakın. (efendiler yılışıkça güler)
3.efendi- Pek de gençmişsiniz. Öyle ağır sıfatların altında ezilmezsiniz inşallah.
4.efendi- Bu meclise girmekten daha ağır sıfat da olmaz zaten. Sultanımız eksik olmasın başımızdan. Sayesinde, Kahire inananların beyni, düşünenlerin kalbi oldu. Hem hangi Sultan başka fikirlere, başka değerlere bu kadar açık yürekli yaklaşabilir ki…
Bedrettin- Demek Platon’un hayalini gerçekleştirme niyetindesiniz Sultan'ım. Artık bilgelere, bilginlere pek değer verilmiyor dünyada.
Sultan- (Önce şaşkın duraklar. Sonra o da yılışıkça) Yok be hoca! Platon’un ne dediği umurumda değil. Devletin, tahtın kanunları felsefeye gelmez, pek sadedir. Yani şu kadar sadedir; dünyanın en akıllı adamları burdadır. Ve akıl benim önümde eğilmekte, benim önümde çatışmakta, benim huzurumda doğurmaktadır fikirlerini. Bu da hoşuma gidiyor elbette.
5.efendi- Genç bilginimiz Platon’u tanıyor demek!
Bedrettin- Ben sadece kitapları tanırım.
1.efendi- Anlaşılan genç kardeşimiz gizemi seviyor. Ama burda bizim adetimiz açık sözlü olmaktır. ‘Sadece kitapları tanırım’ ne demektir, açıklama lütfunda bulunur musun? Eğer gerçekten bir açıklaması varsa…
Bedrettin- İki manası vardır bu söylediğimin. Evet, ben Platon’un kitaplarını okudum, onları da tanırım. Ama sırada bekleyen sorunuza da cevap verdim. Eğer felsefeyle tanrının kitapları arasında bir tercih yapmam gerekirse; ben tanrının kitaplarını tanırım. Hukema mesleğinden değilim. (5.efendiye döner) sıradaki sorunuz buydu sanırım.
5.efendi- (şaşkın) Evet, gerçekten de buydu.
3.efendi- Eğer yersiz kaçmayacaksa sizi yakalamışken sormak isterim. Osmanoğulları artık Horasan erenlerinin yüzüne bakmaz olmuşlar doğru mu? Hatta dediklerine göre Sultan Bayazıd, bir sünni tarikatın hırkasını giymiş bile. Siz ne diyorsunuz bu hale?
Bedrettin- Babam Orhan Bey’in silah arkadaşlarındandır. Ama benim aklım saray işlerine pek ermez. Naçizane fikrim odur ki Sultan Bayazıd’ın ne tanrıya bakışı, ne tanrıya yakarışındadır degişiklik. Ama saray işleri değişmektedir. Osmanoğulları büyük topraklar fethetmektedir hergün. Biliyorsunuz, türkler savaşçı bir halktır. Savaşçı, sürekli hareket eden bir halkın başında zevkine düşkün, uyuşuk bir lider oturamaz. Ve bu liderler başka ülkelerdeki meslektaşları kadar imtiyazlı değildir. Aksine, halkıyla gerçek bir kader birliği içindedir. Ama artık Osmanoğulları koca bir devlet, sadece bir beylik değil. Artık otağ değil, bir saray var. artık ne kader birliği ne de kardeşlik sürebilir. Sultanımızın dediği gibi, devletin, tahtın kanunları söz almıştır. Ne felsefenin, ne de imanın hükmü kalır o zaman.
Sultan- Yahu hoca, ben senden korkmaya başladım. Sen bu sarayı benim başıma yıkacak gibisin (der ve kahkaha atar)
Bedrettin- Ben bunu nasıl yaparım sultanım! Onu yapabilecek olanlar bu saraya hiç girmeyenlerdir.
2.efendi- (kinayeyi sezmiş olarak 3. efendiye döner) Böyle müsamahalı bir Sultan dünyaya iki kere gelmez.
3.efendi- (onun kulağına eğilerek) böyle haddini bilmez de iki kere gelmez. Ama şansa bak ki böyle bir Sultan'ın önüne düşmüş.
2.efendi- Gençtir, aklı havada… düzelir elbet.
3.efendi- İnşallah…
Sultan- Yahu siz öyle düşünüp durunca yorulmuyorsunuz ama ben sizi dinlerken bitap düştüm. Hem Bedrettin kardeşimizi uzun zaman misafir etmeye niyetliyiz. Kendisi zaten şu an Şeyh Babarti hazretlerinin yanında tahsil etmektedir. Fikir alıp vermeye çok vaktimiz olacak. Mekanımıza biraz neşe gelsin artık. (bir el işaretiyle kapı açılır. Ellerinde tepsi ve testilerle güzel hatunlar içeri girer. Ardından çalgıcılar. Ve müzik başlar. Bedrettin sofraya dalgın bakarken sahne kapanmış olur.)
SAHNE 2 gün/dış Kahire sokaklarında
(labirenti andıran sokaklarda yürüyor. Dükkanların önünde çeşit çeşit mallar, satıcıların bağırışları, müşterilerin pazarlıkları arasından geçiyor. Yürüdükçe ortalık tenhalaşıyor. Yoksul evlerinin dizildiği sokaklara geldiğinde kaybolduğunu anlıyor. Yani tam olarak orada anlıyor kaybolduğunu. Yol soracağı birilerini aranırken, küçük bir kahvenin önünde paspal kılıklı bir adamın oturduğunu görüyor. Yol sormak için yanına gidiyor. Bütün bu yürüyüş boyunca bir monolog akıyor.)
Monolog- İşte geldim Kahire. Sen çağırmadın ama ben geldim. Dağlardan, ırmaklardan, çöllerden, hanlardan geçtim de geldim. Neden geldim? Sultanının oğluna mürettip olmaya mı? Hayır elbette, ama tanrının hazırladığı sürprizleri insan nereden bilsin? Geri mi çevirseydim bu teklifi? Tuhaf adam şu Sultan Berduk. Etrafındaki yalakalar sürüsü dururken neden benden istiyor oğlunu eğitmemi? Ben ne yapmalıyım şimdi? Sen ne yapıyordun ki zaten Bedrettin? Divane gibi bu gidiş nereye? Onca yolu tepip neden geldin Kahire’ye? Nedir yollarda aradığın? Seni böyle diyar diyar süren, peşisıra sürüyen ne! Off.. bir bilsem, bir bulsam! Geldik işte. Çulumuzu serip soluklanmadan peydah olmaz yanıt. Kalayım sende biraz Kahire. Soluklanayım biraz. Elbetteki kabul etmeliyim bu işi. Hem bu memleketin gelecekteki Sultanını eğitmek ne demek! Edepli bir Sultan olmasına katkım olur belki. Zeki çocuğa benziyor, belki erdemli bile olur. Bu ne çetin iş, biliyorsun değil mi! Biliyorum, bir sultanın aslında sultan olmadığını anlamasıdır erdemli olması. Peki ya tersi olup saray beni de bozarsa! Açılan altın keseleri gözlerimi kamaştırırsa! Sınamadan bilemeyiz gücümüzü. Bu sınava gireceğim. Evet, gireceğim… de… Ben bu sokağa nerden girdim! Hay lanet! Kayboldum işte! Divaneliğe bak.
(Sokağın köşesinde küçük bir kahvede oturan adama yaklaşıp sormak ister.)
Bedrettin- Selamunaleykum. Ben şehrinizde misafirim. Ve galiba kayboldum. Yolu bulmama yardım eder misiniz?
Kalenderi- Demek kayboldun ha! (gülmeye başlar) Vardın da mı kayboldun! Anlat hele ne gördün gayb aleminde? Gözünü açabildin mi bari? Öyle şaşkın baktığına göre açamamışsın belli ki. Otur yabancı. Bizde misafire birşey ikram edilmeden yol gösterilmez. (Bedrettin sıkıntılı otururken etrafına bakınır. Bu deliden hayır yok diye düşünerek başka birilerini arar gözleri.) Ben sarhoşum ama sen benden daha sarhoş görünüyorsun. Bunu ben görüyorum tabi. Hırsızlar sana baktıklarında sadece o yünlü kaftanı görürler. Daha uyanamamışlar demek ki. Yoksa şimdiye kadar derini yüzüp alırlardı.
Bedrettin- Gerek kalmazdı buna. Nazikçe isteyen birine de verebilirim kaftanımı.
Kalenderi- O zaman ne olurdu biliyor musun?
Bedrettin- Ne olurdu?
Kalenderi- Derini kaftanın altında bırakır ama kelleni boynundan ayırırlardı. Çünkü bu hırsızlara hakaret etmek demektir. Her mesleğin bir onuru vardır bilirsin. Yahu bak sormayı unuttum, sana ne ikram edeyim? Esrarım bitti ama şanslısın, bu yoksul adamın bir testi Zerdüşt zehri var bugün. Ağzına kadar dolu hala.
Bedrettin- Esrar bize haramdır zaten. Zerdüşt zehri dediğini de bilmem. İçmedim hiç.
Kalenderi- Bilmezsin tabi. Ona bu ismi ben verdim, herkes şarap der.
Bedrettin- İşte o kesin kes haramdır bize.
Kalenderi- Hangi ümmettensin yabancı?
Bedrettin- Elhamdulillah müslümanım.
Kalenderi- Şansa bak! Ben de. Ama bana hepsi helal.
Bedrettin- Nasıl oluyormuş o?
Kalenderi- Çünkü tanrı beni sever (gülmeye tutulur yine) ben de onu severim. Ama dedim ya, sen benden daha sarhoş görünüyorsun. İmrendim sana. Bu dünyadan geçmeli yabancı. Ben neyle meyle geçiyorum, sen secdeyle geçiyorsun belli ki. Belli ki geçebiliyorsun. Ama çokları kendilerini kandırıyor ibadet eder gibi görünerek. Gafiller, kendilerini gerçekten kandırdıklarından, tanrıyı da kandırdıklarını sanıyorlar. Üçün-beşin hesabıyla namaza duruyor, iftarda mide fesadı geçirene kadar yiyorlar. Nafile… törendir bunlar. Gördüğünü ezberleyen ve tekrarlayıp giden sürüler içindir. Ben o dinden değilim. Benim dinim gönül işidir. Gönlümün kapısını açıyorsa Zerdüşt zehrini içerim, sokaklarda deli gibi raksederim, kafir sayılanın ayağını öperim. Yeter ki gönül kapımı açsın.
Bedrettin- Bana yabancı bir dili konuşuyorsun. Senin dediğin benim kitabımda yazmıyor, der ve sıyrılırdım ama… (durur, konuşup konuşmamakta kararsız) benim de bir gönlüm var. Hala aç. Ona uyup buralara kadar geldim işte. Köşe bucak arıyorum ne olduğunu hala bilmediğim bir şeyi. İzini bulmak bile yetecek sanki.
Kalenderi- Bilirim, şu halde bir yolculuk şart. Ama bu kadar yol tepmeye lüzum yok. Dert de derman da sende olsa gerek.
Bedrettin- Eğer için karanlık dehlizlerle doluysa lüzum var. Işığa ihtiyacım var. Yollarda arayıp durduğum şey bir ışık benim. Sadece bir ışık. Mürşidi olacağım bir şeyh…
Kalenderi- -Bir şeyh mi! (kızgınlıkla) O körlerde ışık mı arıyorsun! Hem de senin içindeki karanlık dehlizlere ışık olsunlar diye öyle mi! Onların içini karanlık sarmış be evlat, karanlık katılaşmış onların içinde. Sendeki dehlizleri nasıl aydınlatacaklar!
Bedrettin- Amma da yaptın şimdi! Sanki kör olmak için şeyh olmak şart!
Kalenderi- Hayır, şeyh olmak için kör olmak şart. İnsanlar kendi içlerindeki ışığı, kendi içlerindeki tanrıyı senin dizinin dibinde, senin gözünün ışığında, senin sözünün manasında arayacaklar… Sen de tanrı adına onlara cennetten tapu dağıtacaksın! Sonra müridlerinin bir lokma ekmeğine dadanacak, saltanatını da oğluna bırakacaksın. Tanrıyı anlamayanınki doğuştan körlük, nasipsiz diyelim onlara. Ama bu şeyhler… bakarken görmeyenler bunlar, tanrıyı pazarda satıp para kazanıyorlar.
Bedrettin- Pekala, anlaşılıyor ki tanrıya kayıtsız değilsin. Bu anlaşılıyor, lakin meşrebin anlaşılmıyor. Sen nasıl ibadet edersin, yolun nedir, başkalarını nasıl çağırırsın yoluna?
Kalenderi- Ben kimseyi çağırmam. Yol benim yolumdur. Herkesin kendi yolu vardır sevgiliye varmaya. İbadete gelince, ben ibadeti nefes alarak yapanlardanım. Eğer o nefes dumanlıysa ne ala… (güler) Bak! Ben varım. Şu an seninle konuşuyor, ruhumu senin ruhunla harmanlıyorum. Nasıl varolduğumu bilmiyorum ama pek de önemi yok bunun. Bana bu hayatı kim hediye ettiyse, ona şükranımı yaşayarak gösteriyorum. Hayatı severek. Adım Haydar’dır. Kendime ikinci bir sıfat beğenmiş değilim. Ama başkaları bana ve benim gibilere Kalenderi der. Deli muamelesi yaparlar, acırlar. Ben de onlara acırım. Çünkü gerçeği kabullenmek zordur. Çünkü hayatlarında gerçeğe dair birşey yok insanların. Karınlarını doyurmak, elaleme rezil olmayacak kadar güzel giyinmek, çocuk yapmak, efendilerin önünde eğilmek… Ve bunun gibi bir sürü saçmalığa adanmış hayatlar. Başkaları bize deli derler. Çünkü deliliklerini kabullenmek istemezler. Bize acırlar. Çünkü acınası hallerini görmek istemezler yüzümüzün aynasında.
Bedrettin- Siz araplar, hepiniz böyle felsefe meraklısı mısınız yoksa hep bana mı tesadüf ediyor?
Kalenderi- Arap olduğumu da nerden çıkardın! Ben İranlı'ıyım. Hamedanlı Haydar derler buralarda. Peki onca muhabbet ettik de sormadım, adetim değildir… Sen kimsin? Nerden geliyorsun?
Bedrettin- Bedrettin Mahmut derler bana. Babam Simavna Kadısı İsrail Bey'dir. Buraya Şeyh Babarti’nin medresesinde tahsilimi sürdürmeye geldim. Geriye bakınca herşey bu kadar işte. Ama tuhaf bir zamanda karşılaştık Hamedanlı. İçimde gümbür gümbür bir şeyler patlıyor. Zihnim, yüreğim dağılıp derleniyor hergün. Bekliyorum, görelim bakalım, ne olacak. Artık müsaadeni alayım ben. Hava kararmadan varayım yoluma…
Kalenderi- Pekala, yolun açık olsun. Ha, unutmadan, eğer buralarda bilge ve erdemli birini arıyorsan, Şeyh Ahlati’yi bul. Zamanını harcamış olmazsın.
Bedrettin- olur. Ama hala göstermedin yolu.
Kalenderi- Sahiden, sen nereye gidecektin?
Bedrettin- Saraya.
Kalenderi- Yahu bunu niye baştan söylemedin? Hırsızlara gerek kalmaz, ben yüzerdim senin derini. (gülümser yine belirgin bir şekilde) ama güzel sohbetinin hatırına, bu seferlik üzerinde kalsın. Şu yolu da dosdoğru takip et, meydandan sağa dön. Sarayı göreceksin.
Bedrettin- Eyvallah Hamedanlı, inşallah muhabbetinden mahrum kalmayız.
Kalenderi- İkimiz de yolcuyuz Bedrettin. İşin kötüsü, ikimiz de bilmiyoruz nereye gideceğimizi. İnşallah tekrar karşılaşırız.
Bedrettin giderken bir kız çocuğu görünür. Bedrettin kızı görmez.
3. SAHNE gece/iç Medrese Yatakhanesi
( Ögrenciler… herkes yatma hazırlıklarına girişmektedir. Bazı masalarda kandil ışığında okumaya yazmaya çalışanlar. Hekim Hacı Paşa ve Aşık Ahmedi de orda. Bir kapıdan geçince yatakhaneye varılmaktadır. Seyyid Şerif yatakhaneye girip çıkmakta, ortalıkta dolanmaktadır. Bedrettin içeri girer. Seyyid ona doğru yönelir. )
Seyyid- Vallahi seni falaka paklar. Kardeşim sen nerdesin ya! Ulan hop oturup hop kalkıyoruz burda. Hiiiçç… Kimin umurunda! Beyim sana diyorum, heeeyyy! (Çünkü bu arada Bedrettin tanıdıklarıyla selamlaşmaktadır) Sen bilmediğin bir şehirde bu vakte kadar sürtersen ve başına bir iş gelirse baban bana hesap soracak! Ben yiyecem azarı! (bu arada Hekim yanlarına gelmiştir)
Hekim- Tamam be kardeşim, sus biraz! Adam nefes alsın! Hem ona daha iyi davran artık, o bir Saraylı oldu. (Omzuna sarılır) Gelin Beyzadem, siz bakmayın bu densize… Çok yorulmuşsunuzdur, oturun şöyle… haah, işte böyle. Kusura bakmayın, minderimiz yok.
Bedrettin- Bugün hepinizin gevezeliği üzerinde anlaşılan. Bir tek Ahmedi’den ses çıkmıyor.
Ahmedi- Ben anlatırım da… Önce sen başla, Seyyid haklı.
… (kalenderi ile muhabbetini anlatıyor)…
Bedrettin- İşte böyle bir adam. Doğrusu, bir gün onu hep birlikte ziyaret edelim derim. Eee… Şair efendi sen söyle bakalım, niye kanatlanmışsın yine? Yine birine aşık olmuşsundur diyecem amma…
Seyyid- Dişi deve görse aşık olacak. Ama onu bile esirgiyorlar! (gülüşürler)
Ahmedi- Senin suratını görmektense o deveyle kırk yıl bakışırım daha iyi.
Seyyid- 40 yaşına kadar aynaya bakmayı ihmal etme o zaman. (yeniden gülüşürler, yatakhaneden bir baş uzanır. Sertçe çıkışır)
Ögrenci- Yahu biraz edep! Nedir her akşam sizin dırdırınızdan çektiğimiz! Vallahi şikayet edeceğim sizi!
Ahmedi- Koyun gibi meleme orda! Derdin varsa gel kendin çöz! Yalaka herif, tuvalete de mi hocayla gidiyorsun!
Bedrettin- Abarttın ama…
Ahmedi- -Naapayım! Aha bunun yüzünden (Seyyid’i gösterir)
Bedrettin- Ee anlat artık!
Ahmedi- Dediğin gibi üstad, ben kanatlandım. Bu bir kuşun değil, bir burağın kanatları ama. Şu dizelere bir bakın…
“sen haydi, koş, var git hekimlere
Orda işiniz yok de sizin
Orda ne dermansızlık ne dert var de
Orda ne gam ne kasvet
Orda ne kadı ne vali
Ne bey ne beyin vergicisi
Davalar, düşmanlıklar, kavgalar zaten
Denizlerin üstünde hiçbir zaman yürüyemedi”
Bedrettin- Kimindir bu?
Ahmedi- (masadan kitabı alıp gösterir) Mevlana Celaleddin…
Seyyid- Bak Hekim, cennette size yer yokmuş.
Ahmedi- Bu adam ancak bu kadarını anlayabildi, mazur görün. Sen ne dersin Hekim?
Hekim- Ben ‘Seyyid cennetliktir’ derim şimdi hepiniz gülersiniz. Yok, gerçekten “ne dermansızlık, ne dert” mısrasını derdettim ben.
Ahmedi- Peki sen Üstad?
Bedrettin- (dalgın) “Ne kadı, ne vali, ne bey, ne beyin vergicisi…”
Ahmedi- Herkes kendi mesleğinden baktı yani?
Bedrettin- Seyyid, senin sandığın gibi cennetten bahsetmiyor. Mevlana belli ki dünyada bir yerden bahsediyor. Dünyadaki bir cennetten. Düşünsenize, dünyanın adil bir yer olması için önce kadılardan ve fetvalardan kurtulmak gerek.
Seyyid- Baban duymasın bu söylediğini!
Bedrettin- Duysun. Sadece o değil, bütün kadılar duysun. Kafanı yıldızlardan kaldırıp şu benim hukuk kitaplarına biraz bakabilseydin görürdün ne saçmalıklar var fetva diye yazılmış. Ne adaletsizlikler. Bütün fetvalar, güçlülerin gücüne basılmış bir mühür sadece. Düşün ki kurtulduk bu kadı denilen cahillerden. Ama sadece onlar değil, Mevlana’nın dediği gibi beyler ve beylerin vergicileri de alıp başını gidecekler. Hepimiz aynı kumaştan değil miyiz? Ne farkımız kalacak o zaman? Birimiz diğerinden üstün olmayınca cennet çıkar ayağımıza gelir.
Seyyid- Senin bu dediğin tanrı kelamına aykırı. Kuran’da kölelerinize zulmetmeyin deniyor ama kölelik yasak falan denmiyor. Başka türlüsü mümkün olmadığı için kurulmuş belli ki bu düzen.
Bedrettin- Evet, Kuran köleliği yasaklamıyor. Eğer basit bir kanun kitabı gibi okursan. Ama hala anlam veremediğimiz onca şey yazılı Kuran’da. Yani görünen anlamlarından ibaret değil. Canlı bir kitap bu. Sen ben gibi hareket ediyor. Aynı cümleler ve aynı sözcükler, zamanla başka sorulara da yanıt oluyor. Güç ve mülk sahipleri için cennetin bu dünyadan uzak tutulması gerek. Çünkü güçlerini ve mülklerini paylaşmak istemezler. Cennetin bu dünyadan uzaklarda olamayacağını sezdiriyor Mevlana. “Cennet, beyler, valiler, vergiciler ve kadılar gittiğinde gelecek” der gibi…
Hekim- Madem öyle, kim getirecek madem? Bir bak insanlara, kimin umurunda bu! İbadet edenler de cennete varmak için değil, cehennemden kurtulmak için tanrıya rüşvet veriyor. Zulüm altındakiler zalimlerden daha huzurlu görünüyor. Bilgeliklerinden değil, aptallıklarından! İnsanların çoğu aptal ve çok azı zeki olunca elbetteki başka bir düzen olmaz. Seyyid doğru söylüyor. Başka türlüsü mümkün değil. Bu yüzden birileri her zaman köle olacak. Başka birileri de efendi. Efendiler, sığır sürülerini güder gibi güdecek köleleri, kırbaçlaya kırbaçlaya çalıştıracak. Kuran’da görünenin dışında bir anlam arıyorsun. Pekala o zaman sana bir soru; peygamber efendimizin köleleri yok muydu? İyi biliyorsun ki vardı. Ölümüne değin. İşte Kitap, işte sünnet, işte hayat. Daha ne arıyorsun?
Bedrettin- (yine dalgın) Eger bu dediklerini kabul etseydim, kafir olmayı tercih ederdim.
Seyyid- Beyefendiye bakın hele! Yarın Saraylı olacak, neler söylüyor. Sahi, konuştun mu Sultan’la? Yarından itibaren başlıyor değil mi Şehzade’nin çilesi?
Bedrettin- Evet, konuştuk. Yarın başlıyoruz derslere. Sultan bir de ev hediye ediyor. ‘Ne zaman istersen taşın’ dedi. Kabul etmedim ama anahtarı elime tutuşturdular. Eveeet, kim istiyor bu anahtarı? (elinde sallar)
Seyyid- Sağolasın, ben kellemi seviyorum, almayayım.
Hekim- Anahtar dursun, sen de burda kalmaya devam et işte.
Bedrettin- Ayıp olmaz değil mi?
Hekim- Sen de ne tuhaf şeyler düşünüyorsun be kardeşim, olmaz olmaz!
Bedrettin- Şeyh Babarti ne anlattı bugün?
4. SAHNE gece/iç
Anlatıcı- (Aşık Ahmedi’den başkası değildir elbette bu anlatıcı. Etrafında birkaç kişi dizilmiş, kandil ışığında onun ağzından dökülecekleri bekliyorlar.) Bana ne zaman şeyhimi sorsalar, onun boyunu posunu, huyunu suyunu öğrenmek isteseler aynı çileye düşerim. Onun dediği gibi ‘hakikati damla damla zerketmek’le, halkın anlayışına yatkın bir hale getirmekle mi anlatayım? Yoksa onun uğruna ömrünü koştuğu davayla mı anlatayım; her şeyi olduğu gibi görebilme davasıyla mı? Karşıma geçip bana onu anlatanlar çok oldu. Dağ gibi bir adammış meğer, onun sığacağı kapı yokmuş memlekette! Benden bile kısa boyluydu şeyhim ama halk ona 3 metre boy uygun gördüyse elden ne gelir… Boyun posun hikmetini çözen varsa beri gelsin. Şeyh Bedrettin’de boy pos arayanın aklına şaşmak gerek. Sanane onun kaşından gözünden be adam! O kafa ve o kalbe baksana ne görkemli savaşmışlar. Şeyhim sihirde büyüde oyalanmadı hiç. Göz boyamayla hiç oyalanmadı. Çifti çubuğu, bir çarığın nasıl yapıldığını bile bilmezdi. Bilmesi şart mıydı? Bazen olmadık sakarlıklar yapardı, utanmaz, gocunmazdı bunlardan. Gülümsemeyi bilen biriydi, yüzüne kazınmış gibi gülümserdi, göçebe gülüşü taşımazdı yüzünde. Sakarlık yaptığında da ince bir işin altından kalkamadığında da o gülümseyişiyle gelir yardım isterdi. Bütün öbür şeyhler neden hep suratsızdır, müridini neden insan yerine koymazlar? Çünkü bunu yapmayacak olsalar, biter, darmadağın olurlar. Bırakın ardından gitmeyi, dönüp yüzlerine bakan bulunmaz. Şeyhim bize yoldaşlık, kardeşlik etti. Bir sözüne ölürdük ya, gülümseyişiyle yaşama davet etti. Bir çocuğu bile uzun uzun dinleyebilirdi. Kıymet verirdi, ‘yok yahu! Demek öyle olmuş’ diye iyice cesaretlendirirdi çocuğu. Öğrenirdi. Ve aradaki duvarları kaldırıp öyle öğretmenlik yapardı. Hem çocuklara, hem büyüklere. Onun için tanrı demek aşk demekti. Sevgi demekti. Işte aradığı da tam buydu. Önüne konan gaddar, korkunç ve acımasız tanrıyla arası hiç iyi olmadı. Kapı kapı o tanımlayamadığı şeyi ararken, bir kapının ardında buldukları onu yeni bir insana dönüştürdü. Öncesinde aklıyla yürüyebildiği bütün yolları yürümüş, genç yaşına rağmen büyük bir saygınlık elde etmişti ama onun derdi bu dünyanın basit nimetleriyle değildi. O kapıdan girdiğinde başka bir dünyada buldu kendini.
5.Sahne gün/iç Ahlati Dergahı
(dergahın etrafı duvarlarla çevrilidir. Kapıdan içeri girene kadar sessiz sedasızdır ortalık. Tam da kapıdan içeri geçince Bedrettin kendini yoğun bir sesler evreninde bulur. Bahçenin içi çeşitli ağaçlarla doludur. Koyu yeşil dalların gölgesi, hem dışardaki kavurucu sıcaktan hem de canlılık adına fakirlikten ayırır burayı. Bu ağaçlar, sayısız canlı için bir yaşam odağıdır. Ve o sayısız canlı, kapının bu tarafına geçince hissettirmektedir kendilerini. Birkaç adımda dergahın avlusuna varır ki orda ses cümbüşünün kaynakları hep birlikte ötüşmektedir. Erbaniler kalkıp inmekte, hızla soluklanan bir göğüs gibi. Neyler ayrılıktan şikayeti söylemekten vazgeçmiş de buluşmanın sarhoşluğunda gibi. Dervişler halka halka kavuşmuş birbirine, tek vücut gibi titremekte, tek bir soluk gibi hü çekmekte. Başı dönecek gibi oluyor Bedrettin’in. Erbanilerin ritmi hızlanıyor. Soluk alış verişleri hızlanıyor. Kalbi hızlanıyor. Çatlayacak gibi. Bir ağaca tutunuyor. Kapıdan çıkan bir derviş Bedrettin’in yanına geliyor.)
Derviş- Safalar getirdiniz, buyrun, şeyhimiz içerde sizi bekliyor. (peşisıra kapıdan giriyor Bedrettin. Şeyh Ahlati taş duvarların kesiştiği bir köşede rahleye eğilmiş okuyor. Başını kaldırıyor gelenlerin ayak sesine. Seyrek sakalları arasında bir kumral yüz. Çakır gözleri alev alev yanan bir kumral yüz. Çakır gözler Bedrettin’in kara gözlerini yakalıyor. Derviş geri geri ayrılıyor huzurdan. Onlar öylece kalakalıyorlar. Bu iki çift göz arasında akana ne ad verilir? Odada başka kimse yok. Olsaydı şayet, yüzyıllardır bekleyen iki aşık kavuşmuş sanırdı. Çakır gözler Bedrettin’in kara gözlerinden içeri akıyor. Su gibi akıp dolduruyor Bedrettin’in içini. O gözlerdeki şehlalık olmasa, içi tutuşan bir adamın tutkuları yüzünde izler bırakmış olmasa su gibi bakamaz, su gibi akamaz gözleri. O şehlalık olmasa çarpar devirir karşısındakini. Bedrettin hala devrilmemişti ya devrilecek gibiydi. Ahlati rahlenin başından kalktı ağır adımlarla. Gözlerini ayırmadan. Sanki yeni keşfettiği, ilk kez karşılaştığı bir varlığa bakar gibi şaşkın ve hayranlıkla yaklaştı. Bedrettin’in elini avucuna aldı. Öptü.
Ahlati- (ilk kez yüzündeki şaşkın ifadenin yerini bir gülümseyişe bırakarak) gözümüz yollarda kaldı. Ama vakit bu vakitmiş demek. Muhabbetinize hasıl olabilmek de nasipmiş. Biz ilim erbabı değiliz elbette, gönlümüzdür gözümüz. Ama sizin su gibi zihninizi kitaplarınızdan bilirim. Bizim de halktan yediğimiz ekmeğin hesabını vermemiz gerekir.
Bedrettin- Halk sizden memnun görünür Şeyhim. Halk gösterdi bana yolu gelirken. İlim ise Şeyhim, insanı zehirliyor. Ben zehirlendim. Ve asıl soruların cevabını bulamadıkça çırpınıp durmak yordu beni. Gönül gözümü açacak merhem isterim Şeyhim.