6.08.2011

ahmet doğu ipek-beklemede
 
Şiir, bir aşkınlık hali. Gırtlağınızda çok söz, çok nefes biriktirmiş olmanız lazım. Dili ancak bu birikinti aşar. Artık şiir yazamıyorum, çok yaralayıcı bir şey bu. Nefes birikiyor gırtlağımda, söz uçup gidiyor. Büyü bozuluyor.
Namevcut anlam bizi peşinden sürüklemeye devam ediyor her vesileyle. Söz şiire sığmayınca, sanatı bırakıp bilime bakıyorsun. Yok, aradığımız şey hala görünmedi elektron mikroskoplarına. Hadron çarpıştırıcılarına göründü diyorlar ya... Bakalım.
İnsan ruhunun yarattıklarının yanında doğa çok renksiz kalıyor bazen. Şiire bu yüzden ihtiyacımız var; sezgilerimizin sırlarını duymak için.

6.04.2011

ne tür birşey benim istediğim?

Oligarkların ardında kabile federasyonları, onun da ardında ailelerimiz. 'Bıkkın Yurttaşlar'ın Sintagma buluşmalarına bakınca da bu kısayolu görebilmek mümkün. Özelleştirme kapsamına alınan elektrik idaresi DEİ'nin koca koca vinçleri, yürüyüş kolunun ortasında meydana giriyor. İşçiler, akraba kayırmacılığın neredeyse meşru görüldüğü PASOK hükümeti tarafından işe alındıkları için, daha çok mesleki geçit töreni havasındalar. Yer yer ulusal bayraklar dalgalanıyor. Partiler yok. Ama somut bir slogan da yok. Çok genel bir 'hayır', çok genel bir 'doğrudan demokrasi'... Birşeyler değişsin! Neler? Bu sorularla yüzleşmek zorundayız. Aksi taktirde; bir kuru kalabalıkla politik hareket arasındaki ayrım noktasını görmezden geliyoruz demektir. Dahası, onun sağa meyledişlerinin soyut bir 'doğrudan demokrasi'yle örtülmesi de deşifre edilmesi gereken bir durum.

Ama biz asıl konumuza dönelim; şikayetçi olduğumuz o soyut 'sistem' pek de uzağımızda değil. En tepelerde, oligarklardan sonra zaten herşey tekrar flulaşıyor ya... Piramidin alt katlarında saflar berrak; kilisenin, okulun, medyanın kar ve rantı ahlakın temeli saydığı akılcı düzen. Ve onun kıyılarında hayatta kalmak için çırpınan aile ve onun uzlaşımcı bireyinin zavallı ahlakı.

Türkiye'de aynı akılcı düzenin unsurları biraz değişmekle birlikte durum daha da vahimleşiyor; ortodoks kilisesinin yerini fethullah gülen cemaati alıyor. Ordu, okulun ağzının ortasına basmış tokadı ve politik kuvvetler dengesini darma duman etmiş. Yapısal bir politik değişiklik sadece anayasa düzeyinde tartışma konusu. Sosyal hayat bir hayli ataerkil ve islamlaşmanın tırmanışta olup olmadığı tartışılıyor. Devasa metropollerde bir köy hayatı, tüketim toplumu içinde din ikonları varlığını sürdürüyor. Bugünlerde orada seçim ekonomisinin altın günleri yaşandığından, politik krizin en geç görüneceği yerler arasında olduğunu da anlamak mümkün. Politikacılar, halkı seçim sirkine çağırıyor. Aynı çarklar orada despotik merkezler doğurduğundan, 'doğrudan demokrasi'nin demogojisine bile rastlanmıyor. Dolayısıyla, gururlanacak birşey yok. Merkezlerin ezici ağırlığı altında hiçbir otonomi yaşam hakkı bulamıyor.

Yunanistan kamu ekonomisi matematiksel olarak içinden çıkılamaz durumda. Borçlanma açmazı mevcut politik durumda yapısal değişiklikleri daha fazla ciddiye alınabilir kılıyor. Fakat bütünsel bir gözle durumu okuyabilen yok gibi. Bıkkın yurttaşlar hareketine Theodorakis'in yurtsever hareketi eşlik ediyor. Sorunu ulusal ekonomi ile küresel ekonomi arasında olup bitiyormuş gibi görenlerin bile politik kararlılığı yok. Zaten çare mevcut düşünsel çerçeveler arasında görünmüyor. Çünkü savaş, neoliberal ideolojiyle bitmiyor. Neşter daha derine batacak. Yeni bir küresel üretim-bölüşüm sisteminden sözetmeye hazır mısınız? O zaman Merkell'i muhatap almayı da bırakın. Doğrudan demokrasi, bize bir çıkış yolu sunuyor elbette. Fakat bunu kiminle konuştuğunuz da önemli.

5.23.2011

ispanya, devrim, akıl vs.

Modern çağların son kalıntılarından biri de sözle hayata eşdeğerlilermiş gibi yaklaşan o abartıydı; bazı sözleri sarfetmenin bedeli ağır olabiliyordu. Artık sözün hayatta bir karşılığını aramıyor kimse. Mesela bugünlerde İspanya Devrimi oluyor. Devrim sözcüğünü ağzımıza almamızı gerektirecek bir durum yok aslında. Arapların sürprizinden çok duygulandılar ve onlar da bir sokak hareketlerinin varolduğunu ispat etmek istiyorlar.

Anlam ne olacak peki? Evet, değişecek. Öyleki bize hiçbir şey söylememeye başlayacak nesnesi için. Modern çağların sona erdiğinden sözetmemizin sebebi de düalizm diyebileceğimiz anlam çiftlerinin kurduğu mantığın ortadan kalktığını görebiliyor olmamız zaten. Artık kendisi ve karşıtı biçiminde kurduğumuz yargıların yetersizliğinden eminiz.

Birşeyden daha eminiz; İspanya'da bu ara devrim olmaz. Olsa da böyle devrim yapılmaz zaten. Parlamentoyu kuşatmaktan daha ciddi meseleler var, o kolay. Tahrir Meydanı'nda 'demokrasi' diye çırpınan insanı anlıyorsunuz da... Bu İspanyol devriminin daha zekice bir fikri yok mu?

Anlam üzerine yaptığımız sohbeti sürdürebilirsek, bunun sadece ispanyolların yanılgısı olmadığını da göreceğiz. Hepimiz devrim istiyoruz da... nöbetleşe istediğimiz için bir türlü olmuyor. Dedelerimizin miras listesinden tanıdık gelen bir sözcük bu. Biz 80 kuşağı Türkiye'sinde yasaklı olduğu için öğrenememiştik. Cunta, türkçe bir sözcüğü yasaklayarak farsçasına izin vermişti; ihtilal de güzel bir sözcük... 12 Eylül ihtilali ne demekti iyicene öğrendik.

Devrim sözcüğünün başına gelenlerden de öğrenebileceğimiz gibi, sözünki göreli olsa da anlamın hayatla birebir ilgisi var.

3.30.2011

İNSANIN BEDENİNİ BELİRLEME HAKKI VE TÜRKİYE'NİN TEMEL PROBLEMİ

Samimi bir itirafta bulunmanın vakti geldi. Aslında aynı itirafı, samimiyetsiz bir şekilde, Dumanaltı Sohbetleri'yle zaten yapmıştım.


Bir itiraf ya da politik bir eylem. 'Politik' sözcüğünü, illegalite ile birlikte anmak sadece bizim cehaletimizin bir ürünü.

Bu yüzden, bütün delilleri onların gözlerinin içine sokarak, fotoğraflanmış bir şekilde, ismimle birlikte sergiliyorum. Yasalarınıza göre suçluyum. Ot içiyorum. Amsterdam'da olsaydık, sizin o evrensel ve ahlak abidesi yasalarınız beni suçlamayacaktı. Bu apaçık ikiyüzlülükten dolayı bedenim üzerinde hak iddia etmenize izin vermiyorum. Çünkü bir insanın kendisi olabilmesi, herşeyden önce bedeni üzerinde mutlak egemenliği olmasından geçer. Askere gitmeyi, silah altına alınmayı da aynı gerekçeyle reddediyorum.

Politika, meşruiyet gerektirir. Meşruiyet ise kişilik. Yani diğer bütün yurttaşların gözlerinin içine bakarak, yüksek sesle savunduğunuz değerlerin, bedeli ne olursa olsun ödemeyi göze alarak arkasında durmaktır. İllegalite, sadece mütevazilik anlamına geldiğinde erdemli bir duruş olabilir. (bkz. Subcommandante Marcos'un maskeyle ilgili retorikleri) İstanbul İndymedia'nın içleracısı hali, illegalitenin içerdiği yavşaklığın ne denli çirkef olabileceğini kanıtlıyor. Nick vasıtasıyla dizboyu giden bir illegalite ve küfür deryası. Tabi erkek egemenliğin bu şaşmaz göstergesini, küfrü güçlendiren çarkın başında devlet baba var. Onun malum haşinliği. Bu haşin babaya haddini bildirmek gerekiyor. Ve bunun tek yöntemi sandığım illegalitenin amacına hizmet etmeyen sonuçlar doğurduğunu yeterince gördükten sonra, başka bir yol deniyorum; bize izin verdikleri kadar değil, bizim inandığımız kadar meşruiyet. Bu yüzden ifşaatlarda bulunuyorum. Ahlaklı bir yaşam bunu gerektirdiği için. Bunu aydın erdemi ya da topluma örnek olmak gibi salakça gerekçelerle yapmıyorum. Başımı da vursanız, politik inançlarımı, yani yaşayış biçimimi belirleyemezsiniz. İnsan, bedeninin özgürlüğü için kellesini koltuğa alabilen bir yaratıktır. Ve insan onuru dediğimiz şey bedenin özgürlüğüyle doğar.

İnsanın bedeni üzerindeki egemenliği için verilen mücadelenin tuhaf cepheleri var. Bugün türban için verilen özgürlük mücadelesini, birgün çıplaklık için vereceğimize inanıyorum. İşte o zaman, üniformalıların, bedenlerimizi nesneleştirmesine bir son verebiliriz. (bkz. Pornografia) Örtülerimiz ve yalanlarımız arasında gizemli bir ilişki var. Ne kadar iyi yalancıysak o kadar yakından takip ediyoruz modayı. Oysa bedenimizin bağımsızlığını farketmemiz gerekiyor. Onu belirleme hakkını kimselere vermemek için. Ve böylece, kültürel çatışmanın yeni bir cephesi daha oluşuyor. Giyim, ait olunan topluluğun işaret diline hapsediliyor. Tesettürün de bir modası olduğunu unutmayalım. (Herkesin siyahlar giyindiği yürüyüşlere kırmızı yağmurluğumla gittiğim için hakkımda çıkan dedikodulardan hiç sözetmeyeyim isterseniz.) İronik bir şekilde, sürüye karşı olanların sürüsü oluşuyor. Foucault'ya hak vermek gerektiğini anlıyor insan.

Türban konusunda yaşatılan gerilimi iyice anlayabilmemiz için, bu nesneyle olan tarihimizi irdelemenin yararlı olacağını sanıyorum.

Arap kültürünün ideolojik formu olan islamiyet, Talas Savaşı'ndan sonra Türkleri etkisi altına almaya başladı. Türk-İslam Sentezi'nin egemenliği altında yaşadığımız için, tarihin bu kısmı pek irdelenmez. Bir talan ve esaret dalgasıyla birlikte gelen islamiyet, daha sonra da sarayın rengi olmayı sürdürdü. Ama aynı zamanda, Türkmen halkın kendi değerleriyle sentezlediği, başka bir islam daha oluştu. Arap istilacılığıyla gelenden farklı bir islam. Organik dağılımını Ahmet Yesevi dergahının sağladığı Bektaşilik, Anadolu'ya ve Balkanlara yerleşen Türk kavimlerinin dinini, yaşam biçimini belirleyen ideolojik merkezdi. Nitekim türk toplum yapısının geleneksel askerliğine hitabeden Yeniçerilik Ocağını da Bektaşi Dergahı yönlendiriyordu. Aynı şekilde Azerbaycan'daki Erdebil Dergahı da Safevi devletinin çekirdeği oldu. Yıldırım Beyazıt'ın ilk Nakşi hırkası giyen padişah olması, Osmanlı Devleti'nin güneye doğru açılımının bir parçasıydı. Sünnileşme aslında Yavuz Sultan Selim'le başladı. Asıl mesele devlet olduğu için, Yavuz Sultan Selim'in orduları, Mercidabık ve Çaldıran Savaşları'nda 100 bin Şıiyi kılıçtan geçirmekle kalmadılar, Horasan'dan gelen cereyandan tümüyle kopulduğunu da gösterdiler. Unutmamak gerekiyor ki Hilafet de böylece Osmanlı İmparatorluğu'na geçmişti.

Fatih'le birlikte imparatorluk olmanın bütün kozmopolitik semptomlarına da rastlamaya başlıyoruz. Osmanlı padişahları, Halife olmadan önce Bizans İmparatoru oldular. Harem, Enderunü Hümayun ve devşirmecilik olguları gibi kozmopolit olgular onunla birlikte temel karakteristik haline geldiler. Bu arada eklemek gerekiyorki, Osmanlı'da Türkler 'anlayışı kıt' olarak niteleniyordu. Ve Baba İlyas'tan beri isyanlarda kırılıyorlardı. Safevi Devleti kurulduktan sonra, 'kapıların açılmasını istediler şaha gitmek için.' Horasan'dan Erdebil'e, oradan da İstanbul'a doğru gelen, sürekli batıya doğru bir akış... Ve nihayet İstanbul'da, Bizans'ın mirasıyla yapılan sözleşme. (bkz. Sırp prenses Mara Despina'nın oğlu Fatih, İstanbul'u almadan önce gönderdiği mektuplarla Bizans İmparatoru'nu islama davet etmişti. İstanbul'u aldıktan sonra, ilk işi Fener'deki Patriği değiştirmek ve yeni Patrik'le bir sözleşme yapmaktı.)

Tabi köprülerin altından çok sular aktı. İmparatorluk dağıldı, Türk-İslam Sentezi diye birşey uyduruldu, Cumhuriyet yılları boyunca bozguncu ideolojilerden korumak için gençlerin kafasına vurula vurula iyice belletildi. Hiçbir zaman referandum konusu olmasa da ülkemizin yüzde 99'unun müslüman olduğuna karar verildi. Şimdi aynı devlet gücü, laiklik adına insan bedenine karşı yasalı bir saldırıda bulunuyor. Elini bir kadınını başındaki bez parçasına uzatma küstahlığı gösteriyor. Aynı kadın, daha doğrusu kocası iktidara geldiğinde, insan bedenine yönelik saldırıların artacağından, şiddetleneceğinden emin olabiliriz. O zaman başörtüsü açmaktan vazgeçip recme başlayacağız. İnsana saygı duymayan iki bozguncu ideolojinin kıskacında yüzyıllardır kıvranıyoruz. Son 2 yy'dır genellikle Jöntürkler'in hükümranlığında yaşadık. Şimdi Yıldırım Beyazıt'la tahta oturmuş o eski ideolojimize dönüyoruz; arap islamı.

Nakşibendi Tarikatı'nın hükümetleri altında yaşıyoruz. Sadece AKP değil, ANAP da fena halde Nakşi'ydi. Tıpkı Erbakan gibi. Oysaki devletin kurucu gücü, yani yukarıda doğuş ve gelişiminden kesitler andığımız sarayın gayrımeşru çocuğu olan kemalizm, Islahat Fermanı'ndan beridir Fransız Modeli'ne, yani laikliğe angaje olmuş İTF'dan köklerini alıyordu. Bugün önümüzde duran problemin sebebi budur.

Türban tartışmasının içeriğine girebilmek için Türklerin islamla ilişkisini, özellikle de Osmanlı İmparatorluğu döneminde bu ilişkinin aldığı biçimleri incelemek gerekiyor. Çünkü Erbakan'ın Müslüman Kardeşler ile muhabbetinden başlayacak bir analiz konuyu anlamamıza yeterince yardımcı olmayabilir. Düşünün ki Süveyş Kanalı meselesinden beridir Fransızların olan Mısır, belki de Bizans kadar yakından etkilemişti Osmanlı'yı. Yüzyılların köklü bir kurumu olarak El Ezher Üniversitesi'nde üretilen islam, dehşetli Arap erkek egemen toplumunu karakterize ediyordu ve kadının sıkı sıkıya örtünmesini, bedene yapılan müdahalenin, iğdişin acımasız bir örneği olarak, egemen olduğu her yerde zorunluluk haline getiriyordu. Olaya Mısır'ın tarihi açısından bakacak olduğunuzda, kadınların sünnet edildiği günler geride kaldığı için 'buna da şükür' denmesini abes karşılamamak gerekiyor. Ama örtünme zorunluluğunu hiç umursamayan Türkmen islamından geldiğimiz için, rahatlıkla vaziyetin kötüye gittiğini söyleyebiliriz.

Ama biz bugün linç edilen kadınlardan bahsetmiyoruz. İslam toplumlarının kapalı kutusu içinde kadınların başına nelerin geldiğini pek iyi de bilmiyoruz zaten. Fransa ve Türkiye gibi ülkelerde, kamusal mekanlarda türbana müdahale edildiğini iyi biliyoruz fakat, İran'daki her recm cezasının arkasında ne gibi hikayelerin olduğunu pek bilmiyoruz. İran'dan en çok etkilenmiş şehir olan Batman'da tecavüze uğrayan kadınların aile meclisi tarafından öldürüldüklerini bildiğimize göre, aynı kültürün doğuracağı hukuğa fazla güvenmemek gerektiğine inanıyorum. (Anaerkil ve ataerkil toplumlar konusu için bkz. Pornografia) Fakat açık bir gerçek olarak karşımızda duran şey feminist hareket değil, türbana özgürlük isteyen kadınların hareketi. Bunun ironik bir durum olduğunu heralde en iyi sözkonusu kadınlar biliyor olacaklar.

Ama yasaklarla iş görmeye fena halde alışmış kemalistlerin de iyi bilmesi gereken başka birşey var; tarih sizi aşıyor beyler. Siz özgürlükler değil, yasaklar adına konuşabilirsiniz sadece. Ve kimse sizin yasaklarınızı umursamıyor. O yasaklarla aynı mezara gireceksiniz.

Şimdi Türkiye gerçekten kimliğini arıyor. Çünkü bu birikimi oluştu. Artık Fransız kopyalarıyla iş görülemez bir yer oldu Türkiye. Doğrusunu isterseniz hiçbir zaman da öyle bir yer değildi. Yunan Anayasası'nın ilk sözcükleri 'kutsal ruh üçlemesi' üzerine. Eğitim ve din işleri tek bakanlığın elinde olduğu gibi, yine Anayasa'da Fener Patrikhanesi'ne yani, İstanbul Kilisesi'ne göndermeler var. Eğer Türkiye de aynı derecede müslüman olsaydı, heralde kıyamet kopardı. Şimdi AKP ile zirveye tırmanan liberal müslümanlık ve her politik harekete rengini veren kof milliyetçilik, sürekli aşağılanmayla ve dışlanmayla karşılanmış 'batılılaşma' sendromlarının bir sonucu. Halklara özgü o tuhaf sezgiyle daha fazla batıya açılamadığını gören türkler, partnerlerini doğuda arıyorlar artık. Kendisini tanımlamaya yönelene değin, doğu ve batı arasındaki bu salınım sürecek. Kastamonu'da kelleler uçurarak şapka devrimi yaptık. Şimdi ise türbana kamusal yasallık tanıyacak kadar geriye gidip bir düzeltme hareketinde bulunuyoruz. Yereli çarpıtmadan yansıttığı için bu düzeltmeden korkmaya gerek yok. Pek tabii, acil olan sorun bellir. Türban takmayı tercih eden kadınların bedenine yapılan bir devlet müdahalesi var ve bu, çözülmesi gereken bir insan hakları sorunudur. Aynı zamanda, başı açık kadınların özgürlüğüne yönelik tehditler de insan hakları sorunu olarak Türkiye'nin gündeminde yeralmayı haketmektedir. Ama başını açma hakkını savunmak, haşin babasından bağımsızca kendi ruhunu ve tercihlerini güçlendirmiş çocuklar büyütemeyen bir toplumda üç beş kokananın işi olacaktır.

Türkiye'nin çok temel bir problemi var; sosyal eşitsizlik uçurumunu korumak üzere çalışan haşin devlet. Hesaplaşmamız gereken ve toplum olarak haddini bildirmemiz gereken bir devlet var ortada. Bizi bunu tartışmaktan alıkoyan her gündem yapay ve manipüle olacaktır. Türban da öyle. Fakat kendisine sosyal adaleti temel slogan edinmiş bir politik güç yoksa ortada...

Doğu ve batı kavramları üzerine yaptığımız tarihsel yolculuklar vesilesiyle, Türkiye aydınlanmasının ürünü olarak görebileceğimiz bir tarihçiden, İlber Ortaylı'dan küçük bir alıntı yapalım ve Türkiye'de temel problemin ne olduğunu anlamaya doğru bir adım daha ilerleyelim.

''Efendim, dünyada önyargıların falan ortadan kalktığı yok. Bunu düşünen, buna inanan insanlar safdildir. Batı toplumlarında anti-islamist, anti-semitist duygular ne zaman artar, ne zaman eksilir, bu tartışılır. Almanya'da ırkçılık falan kalmadı diyebilir misiniz? Onun için kimse dünya görüşünü ve politikasını bunun üzerine inşa etmesin. Kimsenin hayal üzerine politika yapıp bunu çoluk çocuğa empoze etme hakkı yoktur; bu bir cinayettir.''

İlber Ortaylı ciddiye alınmayacak bir adam değil. Halil İnalcık gibi bir tarih emekçisiyle çalışmış. Kendi dinsel ve cemaatsel ilişkilerinin payını bir tarafa bırakarak, bizim önümüze sunduğu dünya görüşüyle ilgilenelim. Özellikle ırkçılık üzerine bu blogda yazılanları okumuş olan bir kimse, dünyadaki mevcut durum üzerine, özellikle ırkçılığın ve batı merkezciliğin insan erdemiyle bunca tezat egemenliğine iyimser gözlerle bakmadığımı iyi bileceklerdir. Fakat hayal üzerine yapılan politikalar sözkonusu olunca, Ortaylı'nın alternatifini daha iyi anlamamıza yarayacak şu sözlerine de bir bakın.

''Türkiye'de tuhaf bir komünizan eşitlik anlayışı var. Adam zekaları, bilgileri, görgüleri eşitlemeye çalışıyor. Allahü Teala hiçbir zaman insanları eşit yaratmıyor. Bunun biri güzel, biri çirkin. Bir tanesi zeki, öteki değil. İnsanları bu şekilde eşitlemeye çalışmak Stalinist bir anlayıştır.''

İşte, aslına bakarsanız bütün mevzu da burada. İnsan denilince ne anladığınızda. Açıksözlü bir insan Ortaylı; ben insan sevgisi diye bir genellemeyi kabul etmem, kimini severim (zenginini!) kimini sevmem demek istiyor. Herkes eşit değildir, bazıları daha eşittir demek istiyor. Çünkü adam safını biliyor. Benim derdim safını bilmeyenlerle...

Tasos Livaditis'ten birkaç dize


zafer kazanmış askerler
zafer kazanmış askerler
sonsuz bir susuşları var

Karanlık bastı çabucak
yağmur ve savaş kokarak rüzgar
uzaklardan geliyordu.
Asker dolu trenler geçiyordu aceleyle
zor yetiştik camların arkasına, onları görmek için.
Büyük demir kasklar ufuk çizgisini kapatıyordu
ıslak asfalt parlıyordu pencerelerin ardında
azıcık kalmış kuru baklayı temizlerken bile ses çıkarmıyordu kadınlar
ve adımı devriyenin
yoldan suskunluk alıyordu
ve dünyadan sıcaklığı

velhasıl döndü gözlerin, göğe bakmam için
bana ellerini ver, hayatımı tutayım
nasıl da solmuşsun ciğerparem

Gecenin bir yarısı kapımız çalınmış gibi.
Annen, kalın döşekleri sererken
açmaya gitti;
hiçkimse.
Tekrar söylüyordu; hiçkimse.
rüzgar olsa gerek.
Bizim canımız sıkılıyordu yanyana uzanmış yatarken
çünkü biliyorduk
biliyorduk ciğerparem rüzgar olmadığını

Binlerce insan ölüyordu kapımızın dışında

Bak nasıl harabeye döndü mahalle
rüzgar girip çıkıyor evlerin yarıklarından
duvarlar sırılsıklam, şişiyorlar
yakında yıkılırlar.
Bunca komşumuz nerelere gitti selam bile vermeden
yarım bırakarak bahçe duvarını badanalamayı
gülümseyişlerini yarım bırakarak
öyle köşeyi dönsün biri ve onu bir daha görmeyelim...
ne tuhaf.

günaydın diyorduk ve aniden akşam çöküyordu

Nereye gittiler fakat onca çocuk
sabahları şarkı söyleyen sarışın şemsiyeci
silahlandı
bize gülümseyerek bozukluklar uzatan büfeci de
silahlandı
ve bize kömür tartan çocuk, sahiden hatırlıyor musun
silahlandı
elarabası ters dönmüş bir köşede

Sevgilileri geceleyin gözlerinin içine içine bakacak
yüzlerini bir köpek gibi sokarak
gömleklerini koklayacaklar

Ve sesine pencereler açılan postacı
silahlandı


O elma ağzını benden uzaklaştır Maria
üşüyorum
bütün duvarlarda bu akşam hayat silahlanıyor
Birtanem...
Seni
sana sözcüklerle ifade edebileceğimden
daha çok seviyorum
birgün ölürsem, seninle öleyim isterim
ama yapamazdim
seni eskisi gibi sevemezdim artık

Kapıyı ardımıza kapıyor ve üşüyorduk
pencereleri kapatınca daha çok üşüyorduk
ve gözlerini görmek için ne zaman dönsem
dört çocuğun öldürdüğü komşu kadının gözlerini görüyordum
ve ne zaman elini bulmak için uzansam
sanki açların elinden bir ekmek çalıyordum

Bana sarılıyordun ama
ben o sırada omzunun üzerinden yola bakıyordum
ve ne zaman konuşmak istesek
ansızın susuyorduk
açık pencereden uzaklara kulak kabartıyorduk
ölüm mahkumlarının adımlarına

Bunca donakalmışlığın içinde nasıl ısıtsın artık battaniyemiz
kapımız nasıl korusun bizi bütün bu geceden
Aramıza dev gölgeli insanlar attılar
daha neler göreceğiz sevgili...

Tasos Livaditis

KRİZ MASALINA KARŞI 1 MAYIS MEYDANLARINA!

Polis muhabirlerinin terör senaryoları sürekli kulaklarımızda. Fakat, hiçkimse bugünlerde emeklilik yaşının 5 yıl artırılarak 40 yıl çalışmaya çıkarıldığından sözetmedi.

IMF kovboyları bizi teröristlerden korumaya geliyorlar. Reçete yazdığı ülkeyi öldüren bu doktorun ellerinde, brüt ulusal gelirin yüzde 115’ine varmış kamu borcuna çare bulunacak. IMF’nin çareleri özelleştirme, daha fazla borçlandırma. Bir krizden diğerine; kapitalizmin son 30 yılında krizsiz bir an yok. Hatta kriz demenize gerek yok; kapitalizm dediğinizde de aynı şey anlaşılacaktır.

Çünkü kriz politiktir; isyan bayrağı açmış bir halka, finans baronlarının verdiği gözdağıdır. Ve bu yüzden, kriz önlemleri denilen şey de bankaları doyurabilmek için emekçilerin aç bırakılmasından ibarettir. Kamu hazinesi tekrar dolsa bile nereye gideceği belli.

İsterseniz düşmanınızın göçmenler olduğuna inanarak oynadığınız oyunu sürdürün. Medyaya, papağanlığını yapacak kadar güvenin. Her köşebaşının silahlı üniformalılar tarafından tutulması size huzur versin. Neoliberalizmin sefaletiyle tanışmakta gecikmeyeceksiniz. O zaman oyununuz sona erecek.

Ama iyisi mi çok geç kalmadan yönünüzü ve safınızı bulun artık. Yunanlı ve yabancı işçiler 1 Mayıs’ta omuz omuza olacaklar. Kriz adı verilen bu saldırıyı durdurabilecek tek güç onların birliği.

Biz de orada, onların omuzbaşında olacağız. 1 Mayıs’ta kalbimiz, dünyanın bütün meydanlarında atacak. Özgürlük, eşitlik ve adalet dünyası için.

Barış, Dostluk ve Dayanışma Derneği

1 Μαϊου 2010

Ήρθαν οι cowboy του ΔΝΤ να μας προστατέψουν από τους τρομοκράτες. Αυτοί οι «ειδικοί γιατροί», που γράφουν συνταγές δολοφονικές για τις χώρες, προτείνουν λύσεις γνωστές: ιδιωτικοποιήσεις, περισσότερο χρέος, από κρίση σε κρίση τα τελευταία 30 χρόνια. Έτσι και αλλιώς βρισκόμαστε σε συνεχή κρίση.

Τα σενάρια τρομοκρατίας των αστυνομικών συνταχτών καθημερινά βουίζουν στα αυτιά μας. Επιμελώς προσπαθούν να κρύψουν τις πραγματικές τους διαθέσεις ότι θα δουλεύουμε άλλα 5 χρόνια, δηλαδή 40 χρόνια για να πάρουμε σύνταξη.

Η κρίση είναι πολιτική, είναι απειλή των «Βαρόνων της Αγοράς» για ένα λαό που έχει διάθεση αντίστασης. Η κρίση τους έχει στόχο ωα χορτάσουν οι τραπεζίτες και να καταδικάσουν στην πεινά την εργατική τάξη στην Ελλάδα.

Αν και ξαναγεμίσουν τα ταμεία, ξέρουμε καλά που θα πάνε τα λεφτά. Η προπαγάνδα των media με στόχο να στρέψουν τους φοβισμένους ντόπιους εναντίων των μεταναστών και με ένστολους αστυνομικούς παντού, μπροστά στο φάσμα της εξαθλίωσης όλη αυτή η προσπάθεια φαντάζει γελοία.

Πρέπει γρήγορα να βρούμε τον προσανατολισμό μας. Έλληνες και μετανάστες εργάτες με αφορμή την 1η Μάη, να ανασυνταχτούμε και να αποκρούσουμε ενωμένοι την επίθεση τους.

Και εμείς, πολιτικοί πρόσφυγες από την Τουρκία και το Κουρδιστάν, θα είμαστε με τους εργάτες όλης της γης για ένα κόσμο ελευθερίας, ισότητας και δικαιοσύνης!

ΣΩΜΑΤΕΙΟ ΕΙΡΗΝΗΣ, ΦΙΛΙΑΣ & ΑΛΛΗΛΕΓΓΥΗΣ

GECE VE SOKAKLAR


Gökte apaydınlık bir dolunay vardı, fakat Küçükayı Takımyıldızı kaybolmuştu. Rüzgar yıldız-karayel, sıcaklık sıfıra yaklaşıyordu. Burjuvazi boğaz boylarında boğazına kadar viskiye, kusmuğa ve kana batmış eğleniyor, doymak bilmez bir hayvan gibi her şeyi tüketiyordu. Lümpen proletarya televizyondan sıcağı sıcağına takip ediyordu bu modern Sodommeu. Okey ıstakalarının ve tavla pullarının sesi yankılanıyordu hala kulaklarında. Mesaiye kalmamış olan modern proletarya, çalışmadığı zamanlar yaptığı tek işle meşguldü; uyuyordu. Bazı evlerin ışığı ısrarla, nedendir sönmüyordu. Bir polis, esrarcılardan, porno siydicilerden ve kahvelerden toplanan haracı amirine teslim ediyordu. Hamitti polisin adı, Malatyalıydı, kayısı sarısı bir suratı vardı sivilceli, kıdemliydi. Yeniyetmelerden ikisiyle birlikte, üzerinden eroin çıkan Nijeryalının kaldığı nezarete daldı. Zorla çıkardılar pantolonunu Nijeryalının, yatırdılar, dizleriyle omzunun iki yanına bastı yeniyetmeler. Hamit, gözlerinin akı küçülen ve ağlamaktan kızaran siyah adamın üzerine abandı. Siyah adam sıktı kendini, Hamit zorladı ve kazandı bir süre sonra. Böğürerek boşaldı. Kalktığında, Nijeryalının makatından akan kanın gömleğini kirlettiğini fark etti. Suratını tekmelemeye başladı siyah adamın. Yeniyetmeler böbreklerine çalıştılar, -böbreklerin orada olduğunu bu iş için öğrenmişlerdi-. Nijeryalı, kasıldı, büküldü, bayıldı. Hamit; ağzı salyalı it, güldü, gitti koltuğuna yayıldı üzerini temizlemeden. Kendine geldiğinde bütün acısını bırakarak gülümsedi Nijeryalı. Bir milyon kişinin Shell petrolleri için öldürüldüğü iç savaştan sağ çıkmıştı fakat milyonlarca Afrikalı gibi (Avrupada nüfusu ifade etmek için başvurulan milyon rakamı, Afrikada hastalık ve katliam ölüleri için kullanılır) ona da AIDS bulaşmıştı. Gülümsüyordu siyah adam; çünkü şu an koltuğunda horuldayan Hamitin sivilceli derisi birkaç ay sonra kemiklerine yapışacak, kaysı sarısı teni sütten beyaz olacaktı. Ve kimse gitmeyecekti cenazesine; ne annesi, ne amir, ne yeniyetmeler, ne de karısı.

O sırada bir Malatyalı daha karakola doğru yaklaşıyordu, adı Şahindi ve şahin gagasını andırıyordu burnu. Malatyayı hiç görmemişti. Büyükdedesinin 1915te (Ermeni katlinin vacip, kanının helal olduğuna dair afişler asılmıştı o yıl Malatyadaki camilere) güçbela kaçabildiğini biliyordu Malatyadan. Şahinle birlikte biri daha vardı karakola yaklaşan. Siyah bir poşet vardı elinde. Yüzü kıpkırmızıydı heyecandan. Marmara Hukuk üçüncü sınıftan Murat. Yanından geçtikleri travestinin de adı Murattı ama ona Murat diyenin façasını bozardı. Tuğçe olmaya karar vermişti, anlaşılması zor nedenleri vardı bu kararın ama bu onun derdi değildi. Hala bir insan olduğunu biliyordu, Bülent Ersoy hayranıydı ve soğuktan, makyajının altındaki yüzünün, mus çorap altındaki bacaklarının kıl kökleri pörtlüyordu. Kalçaları çok küçüktü, müşteri bulamıyordu bu yüzden, bulduğuyla bir eve gidemiyordu. Büyük ihtimalle bu gece de o arabasız kırolardan biri gelecek ve bir apartmanın merdiven altında bitecekti işleri. Peruğunu düzeltti, mini eteğini çekiştirdi uçlarından.

Marmara Hukuk üçüncü sınıftan Murat sakinleştirmeye çalışıyordu kendini. O gün partinin kuruluş yıldönümüydü . Şahin, yaklaştık, sigarayı yak istersen dedi. Titreyen elleriyle sigarayı yaktı Murat. Karakolun arka duvarına doğru yöneldi. Öbür köşenin başında durdu Şahin. Murat titreyen elleriyle filtresini çıkardı sigaranın. Nöbetçi polis gördü Şahini. MP-3ün tetiğini kavradı. Napıyon lan orda diye bağırdı Şahine. Murat duydu, dondu. İşiycem abi dedi Şahin bir sarhoşun sesiyle. Siktirgit başka yere işe dedi nöbetçi polis. Şahin döndü. Alsa mıydık lavuğu diye düşündü nöbetçi polis. Şahin yürüdü, gitti. Murat sigarayı düşürdü elinden. Eğildi, tekrar aldı. Korkudan ağlayacaktı nerdeyse. Kaçıp gitsem mi diye düşündü. Son kez denedi fitili sigaranın içine geçirmeye. Geçirdi. Sigara düşecek gibiydi gerçi. Duvarın üzerine bıraktı içinde demir boru olan poşeti. Ve hayatının en uzun zamanda atılmış adımlarıyla önce yavaş, sonra hızlı hızlı uzaklaştı arka sokağa doğru. Caddeye çıktı. Kepenkleri inmiş ama ışığı açık bir kahvenin, yani gizli bir kumarhanenin önünde, esmer, kısa boylu, Salvador Dalininki kadar ince fakat kıvrımsız bıyıkları olan bir adam, yumurta topuklu, sivri burunlu ayakkabılarının üzerinde kısa kısa volta atıyordu ıslık çalarak. Onu görünce hatırladı Murat, ‘acaba nereye gitti bizim erkete? Alternatif randevu koymayı da unuttuk!İnşallah bir şey gelmez başına’Kahvenin erketesi şöyle bir süzdü Muratı. Arkasından bakıp söylendi; bi bok var bu herifte.

Derken bir gürültü koptu karakolun oralardan. Gökte apaydınlık bir dolunay vardı. Nijeryalının haberi yoktu partinin kuruluş tarihinden. Tuğçe, Küçükayı Takımyıldızının kaybolduğundan habersiz, ana avrat sövüyordu bir taksiciye. Şahin iyi bilmiyordu bu semti, bir parka girmiş, ağacın birinin dibinde kıvrılmış uyumaya çalışıyordu. Hile yapan bir kumarbazı tekme tokat dövüyorlardı kepenkleri inik kahvede.